A A A

ÜFTÂDE’NİN HÜDÂYÎ’Yİ İRŞAD TARZI

ÜFTÂDE’NİN HÜDÂYÎ’Yİ İRŞAD TARZI
Prof. Dr. Mehmet Demirci
Mehmed Muhyiddin Üftâde’nin (1490-1580) yetiştirdiği en önemli şahsiyet Aziz Mahmud Hüdâyî’dir (1542-1628). Hüdâyî Üftâde’ye intisab ettikten sonra sülûkü müddetince mürşidinin söylediği sözleri Arapça olarak kaydetti. Vâkıât-ı Hüdâyî veya Vâkıât-ı Üftâde adıyla tanınan bu eserin bir bölümü Hüdâyî’nin müridlerinden olduğu tahmin edilen Muhammed Muızzüddin Celvetî tarafından Türkçeye çevrildi . Bu çevirinin bir nüshası Süleymaniye Kütüphânesi Mihrişah Sultan nr. 253/6’da kayıtlıdır.
Teblîğimizde kabaca bu nüshayı inceleyerek içindeki birkaç konuyu ele almak ve en meşhur mürîdi Hüdâyî’yi nasıl yetiştirdiğini öne çıkarmak istedik. Söz konusu tercüme 57 varak (104 sayfa) olup, adı geçen nüshanın 245-302 varak numaraları arasındadır. Okunaklı bir nesihle her sayfada 17 satır yer alır. Ne yazık ki imlâ hatâları ve kelime eksiklikleri göze çarpar.
Elimizdeki metin şöyle başlar: “Kutbü’l-ârifîn Hazret-i Mahmud Efendi Üsküdârî (kaddsellahü sübhânehû ve taâlâ) pîr-i münîrleri Kutbü’l-vâsılîn Üftâde Efendi (kaddesellahü sirrahü’l-latîf) Hazretleriyle sülûkünde vâki olan âsâr-ı sohbetleri ve kelimât-ı maârifiyyeleri müntehablarının tercümesidir.”
“Üftâde” maddesi yazarı Nihat Azamat şunları belirtir : Üftâde’nin en belirgin özelliklerinden biri zühd ve takvâsıdır. Onun keşif ve mârifetle ilgili görüşlerinin özü şudur: Keşif yoluyla görülenler şeriate uygun biçimde îzah edilemiyorsa o keşif terk edilmeli, fakat şeriat terk edilmemelidir. Melekût âleminde seyreden bir sâlik orada müşâhede ettiklerini mülk âlemiyle kayıtlı kimselere anlatmamalıdır. Aksi halde fesat çıkar. Hallac-ı Mansur ve Seyyid Nesîmî’de görüldüğü gibi fesat doğar.
Üftâde’nin en çok önem verdiği konulardan biri tevhiddir, esas amaç budur: Tevhid ile mümkün varlıklar yok olur ve Zât bâki kalır. İşin başı “Lâ ilâhe illallah”, sonu ise “Muhammedün resûlüllah”tır. “İllâ” ile hakîkat nûru görünür. Allah Resûlü Muhammed’den başkası, onun gölgesiyle örtülüdür. Evvel Lâ ilâhe illallah’tır, âhir Muhammedün Resûlüllah’tır. Allah sübhânehû ve Taâlâ onun zevkıni müyesser eyleye.
*
Üftâde namaz ve namaz rekâtlarının sayısı hakkında beyanlarda bulunur: Namaz sırasında bâzı mânevî zevk, tecellî ve müşâhedeler olabilir. Bu gibi durumlarda dikkat edilecek şey, namazı terk etmemektir, asıl kemal budur.
Namaz rekâtları farklı farklıdır; bir kısmı dört, bir kısmı üç rekâttır. Dört rekât dört mertebeye tekābül eder. Akşam namazı İsâ peygambere verilmiştir, onun için üç rekât oldu. Sabah namazı Mûsâ’ya verilmiştir; bir rekâtı cisim, bir rekâtı ruh karşılığındadır.
*
HALVETİYYE – CELVETİYYE
Celvetiyye tarîkati esas îtibâriyle Halvetiyye’nin bir koludur. Celvetiyye Aziz Mahmud Hüdâyî’ye nisbet edilmekte ise de asıl pîri Üftâdedir. Bir Celvetî şeyhi olan İsmail Hakkı Bursevî’nin (1653-1725) dediği gibi: Celvetiyye İbrâhim Zâhid Gilânî zamânında hilâl, Üftâde zamânında ay, Hüdâyî zamânında dolunay durumunda idi. İncelediğimiz eserde en sık tekrarlanan husus Halvetîlik ve yer yer Üftâde’nin bu tarîkatten farklı olan görüşlerini belirttiği satırlardır.
Önce Halvetiyye’deki yedi isimden söz eder: “Halvetiyye’nin iştiğâliyle nefy-i mâsivâ eyledikleri âlem-i mülktedir. İsm-i Celâl’de sâbiti isbat ederler, İsm-i Hû’da matlaba tâlib olurlar. İsm-i râbi’de bağçeler ve bağlar ve makamlar ki melekûta müteallıktır, onu görürler. Yedinci isimde huzûr-ı tâmma varırlar.”
Daha sonra Halvetiyye ile Celvetiyye farkını ortaya koyar: “Halvetiyye; halvet ederler, erbaîn çıkarırlar. Amma bizim tarîkımızda tâlib-i Hak tevhîde meşgul olur.” Şöyle devam eder: “Celvetiyye, meslek-i enbiyâya sâlik olurlar, mücâhede ehlidirler ve cümle nûru ıyânen müşâhede eylerler. Amma Halvetiyye’nin seyri berzahdır. Kanda rüyâ, kanda ıyân! Seyr-i mezâhir de Halvetiyye hâlidir, mir’âtta misal gibi.”
“Seyr-i Halvetiyye zevk üzeredir amma Celvetiyye’nin zevki mihnet ve elemdir; ondan sonra def’aten açılır.” Şöyle bir eleştirisi vardır: “Halvetiyye’den bir kimse var idi, Hasan Halîfe derler. Derdi ki: ‘Her gün bu kadar makāmat kat’ederiz’. Bu onun merâtib-i hayâliyyesi idi, âlem-i âhirette bir nesne bulmaz. Amma fukarâ (bizim sâliklerimiz) cümleyi bir uğurdan kat’ederler, merâtibe iltifat etmezler. Belâ ve mihnete mübtelâ olduklarından, sonra bir uğurdan açılırlar. Ben de çok zaman mübtelâ oldum, def’aten açıldı.”
“Kemal Dede merhum, Şeyh İbrâhim’in halîfesine demiştir ki: Senin şeyhin taht-ı zühdde hicâb-ı nûrânî içinde kalmıştır.”
Aziz Mahmud Hüdâyî Üftâde’ye sorar: “Halvetiyye’de ehl-i vuslat yok mudur?” Cevap: “Tevhîd-i hakîkate vüsulleri merâtib-i erbaaya riâyet eyledikleri takdirce selb olunmaz, onların seyri melekûttadır.”
Hüdâyî: “Maksud hakîkattir, âlem-i mülk fânîdir.” Üftâde: “Öyledir lâkin makbul olan merâtib-i erbaa yolundan vüsuldür. Sebat ve devam ancak ondadır. Cemî-i enbiyâ merâtib oluncaya dek hattâ huzûr-i kalb ve tesellî hâsıl ola.”
Şöyle tamamlar: “Celvetiyye katında merâtib dörttür ve gayrı yoktur: Şerîat, tarîkat, mârifet, hakîkat. Evvelki üç berzah menzil değildir, belki ma’ber’dir, sâlik andan ubûr eyler, onda eğlenmez.”
Üftâde’ye göre Halvetîlik’te hilâfet vermek daha kolaydır; “amma Celvetiyye katında Hakk’a vâsıl olmayınca hilâfet verilmez.”
Bir başka ifâdesi: “Ali Çelebi Halvetî olduğundan ezâya tahammül eylemez. Tevhid böyle değildir. Eğer Halvetiyye’ye bâzı ahval-i tevhid keşf olunsa ilhâda düşerler.”
“Hz. Peygamber’in ‘Allahümme erini’l-eşyâe kemâ hiye’ yâni ‘Allahım, bana eşyâyı olduğu gibi göster’ kavlinde كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَه ‘Her şey helâke, yokluğa mahkûmdur’ tecellî eyledi. İmdi bu tecellî Halvetiyye’dedir, dördüncü dâirede hâsıl olur. Amma biz fukarâ, ibtidâdan belâya mübtelâ oluruz, ondan sonra cümlesi açılır. Bu âlemin fevkınde âlem vardır ki, bu âlem ona göre zerre gibidir. Onun dahi fevkınde böyledir, 18 bin âleme varınca.”
Üftâde devamla şöyle der: “Vuslatta firkat tatlıdır, kezâlik firkatte vuslat dahi tatlıdır. Vâsıl olan kimse ba’de’l-vuslat bir pâdişah olur ki, her mertebede lezzet bulur; el’an sütü tahrikte (çalkalamada) yüz yağı çıkmadan ötürü.”
Daha sonra Halvetî-Celvetî farkını dile getirir: “Halvetiyye ise azıcık şey ile ilhâda düşerler. Celvetiyye olanlar ki, bizim cemaatimizdir, biz vefat edinceye dek meşâkka tahammül ederiz, mevt dediğin vuslattır.”
Celvet’in neden üstün olduğunu şöyle belirtir: “Tarîk, tevhiddir. Halvette 40 yıl tevhîde iştiğal eylese Hakk’a vâsıl olmazlar idi. Tarîk ancak tevhiddir.”
*
Burada “Allah’a ulaştıran yollar mahlûkātın nefesleri sayısıncadır” hikmetinin bir tezâhürünü görürüz. Aslında tarîkatlerin hepsinin kaynağı ve amacı aynıdır. Meşreplerin farklılığından dolayı tarîkatlerin sayısı artmıştır. Celvetîliğin kökü Halvetîlik olmasına rağmen, anlaşılan o ki, Üftâde kemâle erme yolculuğunda bâzı tecellîlerle karşılaşmış, yaşadığı derûnî tecrübe, onu “Celvet”i öne çıkarmaya yöneltmiştir. Bu bir ayrışma ve kavga konusu değildir. Aksine İslâm tasavvuf tecrübesinin dinamizmini ve zenginliğini gösterir. Kök birdir, ama farklı dallarda, değişlik tonda yapraklar ve muhtelif çeşnide meyveler olması gerçekten bir zenginliktir.
Yenilenmenin ve iç dinamizmin faydasını Üftâde şöyle dile getirir: “Peygamberlerin çokluğu, âdetlerin değişmesi ve ibâdet koymak içindir. Öyle olmasa bir peygamber bütün insanlara yeterdi. Aslında âdetler yenilendikçe îman yenilenir.”
Küllerinden dirilen Kaknüs örneğini verir: “Bizim yolumuz belâ yoludur. Bir kuş işitiriz, adı var kendi yok, ona “Kaknüs” derler. Kocaldığı zaman odun toplar, ateş yakıp kendini ateşe atar imiş. Ateş içinde bu kuş taze ve genç olup kocalığı gidermiş.”
VÂKIAT’TA TASAVVUFÎ TEFSİR ÖRNEKLERİ
Vâkıât-ı Hüdâyî’nin incelediğimiz bölümünde kısa kısa tasavvufî tefsir örnekleri vardır. Şöyle ki:
يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ “Ey örtüye bürünen” . Üftâde’nin yorumu şöyle: Ey beşeriyet elbisesine bürünmüş olduğu halde hakîkate ulaşan, [وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ = Elbiseni temizle, yani:]beşeriyet libâsını nur ile temizle. Peygamber (as) “Ya Rabbi beni nûr eyle” diye dua ederdi. Burada maksat hakîkî tevhîde ulaşmaktır. Böyle bir tevhîde ulaşmak, göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa mâsivâ ilgisini terk etmekle olur, Böylesi tevhid nûr-i hakîkîdir. Başka nurlar o nurdan aydınlanır.
اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Allah göklerin ve yerin Nûr’udur” . Üftâde: Bir gece, keşif olarak içime şu doğdu: Nur, ilim mânâsınadır. Zira ilim nurdur nur da ilimdir. Aralarında münâsebet ise, ilmin nur ile anlaşılmasıdır. Allah’ın ismine, anlamı her dilde bulunmayan ve hakîkî nurlarla aydınlanan bir lisan gerekir.
وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ أَمْرِ رَبِّي “Ey Muhammed, sana rûhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: Ruh, Rabbimin emrinden ibârettir” . Üftâde’ye göre bu ilâhî kelâm hakkında şöyle düşünülebilir: O sırada soru soranların seviyesi o kadardı. Bu sözlerden fazlasını anlayamazlardı. Yoksa rûhun tesiri Hayy ve Kayyum’dandır.
لَن تَرَانِي “Sen beni göremezsin” . Ey Musa beni göremezsin demek, tenezzülde hâsıl olan vücûdunla göremezsin, demektir. Hz. Peygamber (as) “Rabbimi Rabbimle gördüm” buyurmuştur.
وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ “Ben işimi Allah’a bırakıyorum; doğrusu Allah kullarını görür” . Üftâde’ye göre bu âyet-i kerîmeyi şikâyet yoluyla değil, aksine duâ tarzında söylemeliyiz. Nebîler duâyı hâlden sonra yapardı. Bâyezid buyurmuş ki: Eğer yer demir gök bakır olsa, rızkımın nereden geleceğini düşünmem.”
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى “Sonra yaklaştı ve indi” kavl-i şerîfi kurbe (yakınlığa) işârettir.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى “Araları iki yay aralığı kadar belki daha yakın oldu” vuslata işarettir diyerek Üftâde devam eder: Vâsılın büyük belâsı vardır. Hattâ cümle âriflerin belâsı ve 18 bin âlemin belâsı, vâsılın belâsı sahrâsında bir nokta gibidir.”
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى “Gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı” demek,; kalb göze, göz kalbe uygun oldu demektir.
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى “Muhammed’in gözü oradan ne kaydı ne de onu aştı” . Nebî (as) seyr ilallahta Hakk’a vâsıl oluncaya kadar melekûtun acâyibine bakmadı. O’na kavuştuktan sonra biraz biraz cenneti gördü.
إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء “Allah’ın kulları arasında O’ndan korkan ancak âlimlerdir” . Üftâde “Hakîkatte âlim Hakk’a vâsıl olan âlimdir” der ve bu âyette fâil lafzatullah olmalı” der. Buna göre anlam şöyle olacaktır: “Allah âlim kullarından korkar.”
إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ “Biz emâneti sunduk” . Üftâde, kemâle erme yolundaki gayrete çok önem verir. Zorluğun içinde büyük bir nîmet olduğuna işaret eder. Bu nîmet “terakkî”, yani durmadan yükselmedir. Ona göre bu yolun mihneti cennetten üstündür, zira cennette terakkî yoktur. Örnek verir:
Mîrac gecesinde Nebî (as) meleklerin sesini işitince; terakkîleri olmadığı için ve berzah ehli olduklarından onlara acıyarak ağladı. Onlar zevk içindedirler, fakat bu zevkte terakkî yoktur, durağandır. İnsandaki “melekiyyet” ruhtan ibarettir, yükselme ve alçalmaya elverişlidir. Sır’da ise ilerleme ve gerileme düşünülemez.
“Biz emâneti sunduk” ayetindeki “emânet”ten murad budur. Bu emanet kābiliyeti insandan başkasında yoktur. Âyetin devâmındaki “zalûm ve cehûl” yani “pek zalim ve pek cahil” ifâdesinin sebebi ise, terakkîyi (ilerlemeyi) gāye edinmeyişi ve tedennîden (gerilemeden) sakınmayışı dolayısıyladır.
Doğrusu bu ilgi çekici bir yorumdur. Bir evvelki bahiste değindiğimiz tasavvuftaki sürekli yenilenmenin, iç dinamizmin, “Her dem yeniden doğma”nın, Üftâde’nin dilinde bir başka ifâdesidir. Aslında bu inanış meselenin özünde vardır. O da şudur: Allah’ın zâtı nâmütenâhî olduğu gibi, O’na giden yolculuğun da sonu yoktur. Son nokta gibi görünen her mânevî menzilin hep bir sonrası ve bir fazlası vardır. Vuslat yolculuğu, içtikçe susatan bir iksir gibidir.
VÂKIA-RÜYÂ
“Vâkıa”, sâlikin uyku ile uyanıklık arasında mânâ âleminde gördüğü şeylerdir, rüyâya benzemekle birlikte ondan farklıdır. Sâlik kendine gelince, gördükleri şeyhi tarafından yorumlanır.
Vâkıât-ı Üftâde’de, Aziz Mahmud Hüdâyî’nin vâkıaları ve Üftâde’nin yorumlarına yer verilir. Üftâde vâkıalarda nefsin ayıbının ortaya çıktığını söyler. “Nefsi bilmek ancak vâkıa ile, dahî hâtıra ile olur. Hâtıra mülktedir, vâkıa melekûttadır. Şüphe yoktur ki nefsini bilen Rabbini bilir.”
Hüdâyî bir vâkıasını anlatır: “Vâkıamda bir sâlike akçe verdim, ondan sonra Muhammed Mülâyimî (bana) vurdu.” Hz. Şeyh (Üftâde) bunu şöyle yorumlar: Bâtınî yorumu bir tarafa bırakalım; zâhire göre takdir şudur: Bir fakîre bir akçe versen bir belâ def’olur. Muhammed Mülâyimî’ni vurması da belâ def’ine işarettir.
Hüdâyî ile Üftâde arasındaki mürid-mürşid münasebeti, edep sınırları içinde, fakat çok rahat görünüyor. Üftâde bu âlim mürîdinin suyuna göre gitmesini bilmiştir. Bir gün şeyhine birçok vâkıasını anlattığını amma bunların neden zuhur etmediğini sorar. Üftâde cevap verir:
“Rüyâ (vâkıa)dan maksat onun sohbete, konuşup görüşmeye vesîle olmasıdır.” Hüdâyî adetâ nazlanır: “Allah’ın kahrını çok gördüm, şimdi lutfunu bekliyorum, bir makam mevkî peşinde değilim.” Üftâde: “Makamı mevkîyi unutmadın mı? Eğer makam mevkîden huzur ve râhat bulsaydık, mevkî düşkünü olurduk.” Hüdâyî cür’etkâr bir cevap verir: “Eğer huzûru cehennemde bulacak olsam onu da isterdim, zîra kahır çekmeye gücüm kalmadı.”
Üftâde’nin cevâbı sabırlı olması ve Hak Taâlâ’nın kokusunu, cezbesini araması yönünde olur.
Üftâde’nin rüyâ ve vâkıa tâbiriyle ilgili görüşleri özetle şöyledir: Tâbir eden kalbini temiz tutup Allah için yorumlasa Allah Taâlâ âlem-i berzahta vâki olanı onun diline akıtır, söyleyen kendisi değildir. Kâmiller vâkıa yorumlarken levha (levh-i mahfûza MD) bakarlar, orada olanı söylerler. Bâzıları ise kalbe bakar, ne doğar ne zuhur ederse onu söyler. Bâzıları münâsebete bakar. Keşf-i zamîr (içtekini bilmek) kalbin boşalması kabîlindendir, o mertebeye ulaşan kimsenin kalbinde bulunan ona yansır. Ne var ki vuslat ehli bu gibi şeylere iltifat etmez.
Hüdâyî sorar: “İnsan gözünü kapattığında ve uyku ile uyanıklık arasında gözüne görünen nedir?” Üftâde: “O ne rüyâdır ne havâtır kabîlindendir, berzah âleminin gölgesi ve oradaki misâlidir. Meselâ nefsin hîlesi olsa maymun şeklinde, gazap (öfke) kuvvesi yılan şeklinde görülür.”
Üftâde açıkça “rüyâ tâbirinin gerçekte Allah’ın nûruyla olduğunu” söyler ve Hz. Peygamber’in “Rüyânızı ancak dostlarınıza söyleyin” buyurduğunu nakleder. Bu hadîsi şöyle yorumlar: “Rüyânın tâbiri yani yorumlanması belirlenmiş değildir, belki de tâbir edenin yorumuna göre olacaktır.” Bu arada şunu ekler: “Emir Sultan yolundakiler rüyâya itibar etmezler, lâkin rüyâ haktır. Onun için Hz. Peygamber (sav) onunla amel ederdi.”
YEMEK VE UYKU ÂDÂBI
Üftâde yemekte îtidâli tavsıye eder. Ona göre yemeği îtidal üzere yemeli, öyle ki karın iyice dolup da mîde fesâdına yol açmamalı. Bu takdirde yemek cennet taâmı olur ve vücûda fayda verir.
Akşam yemeğinden sonra en az bir saat geçmeden uyumamalı. Zîra yemeğin hemen ardından uyumak bünyeyi bozar.
Yemek söz konusu oklunca Hz. Peygamber’in durumuna değinen Üftâde, Hz. Muhammed (as) ile Yusuf peygamberi (as) kıyaslar: Bizim peygamberimiz “bakā”yı “fenâ” şeklinde gösterdi. Yusuf ise “fenâ”yı “bakā” olarak ızhar etti. Zira onlar hakkındaki tecellî böyle oldu. Bizim peygamberimizin fenâyı ızhar eylemesi öyle idi ki; o giyiminde, yemesinde ve içmesinde bile fenâ üzerinde oldu. Yemek yemeleri bizim için idi, yoksa kendisinin asla ihtiyacı yoktu. Zira onda “Muhammediyyet” tecellî etmişti. Onun için “innî übîtü yut’ımünî Rabbî ve yeskıynî, yani: “Rabbim beni doyurur ve sular, ben o halde gecelerim” buyurur.
Üftâde sünnet üzere uyumak gerektiğini söyler ve bunu şöyle tarif eder: Yüzün sağ tarafı sağ avucunun üzerine gelecek şekilde, sağ yanı üzerine yatmalı. Arka üstü yatmak nebîlere mahsustur. Başka kimselerin bunu çokça yapmaları dimâğa zarar verir. Lâkin peygamberlere uyarak ara sıra böyle yatılabilir.
MÜRŞİD ÜFTÂDE
Hüdâyî ile Üftâde arasında hoş ve rahat bir mürid-mürşid ilişkisi olduğu görülür. Hüdâyî’nin biraz aceleci olduğu Üftâde’nin ise onu hep temkîne çağırdığı söylenebilir. Hüdâyi’nin kötümser olduğu bir günde Üftâde hatırlatır: Bak, bugün zilhıccenin ilk günündeyiz Hz. Peygamber (sav) buyuruyor ki: “Şüphesiz sizin zamanınızda Rabbinizin kokuları vardır, dikkat onu arayın, peşine düşün!” “Sen de cezebât-ı ilâhiye peşinde ol, sabret. Aslında İmam Gazâlî bizim gibi şeyhleri ayıplar, tâlibi yoldan alıkorlar, der. Amma Gazâlî bu muhabbeti bilemedi.”
Hüdâyî cevap verir: “Sizin kudretinize inancım tamdır, amma benim kahra tahammülüm kalmadı.”
Üftâde sahâbeden Hanzale örneğini verir. Bir gün Hanzale (ra) telâşla Hz. Peygamber (as)a geldi ve: “Hanzale münâfık oldu” dedi ve sebebini izah etti: “Yâ Resûlellah sizin meclisinizde iken huzur buluyorum. Ama dışarı çıktığımda o huzûru kaybediyorum.” Reslüllah (as) buyurdular ki: “Ey Hanzale kâh öyle kâh böyle olur.” Üftâde devam etti: “Kahra sabreyle, lutfa şükreyle. Ümîd edilir ki sabrınla şükrün arasında bir makāma erişesin; bu iki makam seni vezir eyleye.”
Hanzale (ra) örneği ne kadar beşerî bir hâdise, hemen hemen herkes için söz konusu. İnsanın özelliği bu. Ruh halleri düz bir çizgide devam etmez, inişli çıkışlıdır. Önemli olan sâbit kadem olmaktır. Bunları çok iyi bilen Üftâde akıllı mürîdine sabır ve şükür tavsiye ettikten sonra aralarındaki konuşma şöyle devam eder:
Hüdâyî: “Tâkatim kalmadı.”
Üftâde: “Sür’atle ilerliyorsun, iyi durumdasın.”
Hüdâyî: “Sür’atli değilim.”
Üftâde: “Kahra tahammül ettiğin kadar netîce alacağını bilmelisin. Nefse ağır gelen şeylere günlerce sabrederek Allah katında makbul olan nice kimse var. ‘Küllü merrin devâün, acı olan her şey ilâçtır’, gayrete devam et!”
Üftâde ümit telkin etmeyi sürdürdü: Ahmaklığı bırak. Bu ana kadar sana verilenler çok kimseye 40 yılda verilmemiştir.”
Hüdâyî: “Çok sıkıntı çektim, bundan dolayı siz de sıkıntı duydunuz.”
Üftâde: “Bak, bir kimse birisini sevse, sevdiğinden eziyet görse ve vazgeçtim, dese; aslında bunu sadece diliyle söylemiş olur, kalbiyle söylemez. Bu saatten sonra sen de vazgeçtim, falan demeyesin. Biliyor musun, ben de sülûkümün ilk zamanlarında günde bin kere buna benzer şeyler söyledim. İmdi kalbinle Hakk’a yönel, unutma ihsan için kābiliyet şart değildir. “Dâd-ı Hak-râ kābiliyet şart nîst / Belki şart-ı kābiliyet dâd-ı Hak” Yani “Hak vergisi için kabiliyet şart değildir; belki de kabiliyetin şartı Hak vergisi olmasıdır.”
*
Üftâde’nin Hüdâyî’ye hilâfet verip göndermek için birkaç defa ısrar ettiği anlaşılıyor. Bir keresinde şöyle der: Bu tevhid yolu dil ile olmaz. Seni göndermek istedik, sen kabul etmedin, der. Hüdâyî, niçin kabul etmeyeyim, lâkin tereddütlerim var, bilemiyorum, diye cevap verir.
Üftâde: “İyi bilirsin, sen şeyhini geçtin, amma kabul etmedin.”
Hüdâyî: “Ben kabul ettim fakat sıkıntıda kaldım, hattâ zehirler içtim, lâkin Hak Taâlâ o zehri şifâya çevirdi.”
Üftâde bu vesîleyle başka önemli bir hususu dile getirir: “İrşad sâhibi için uygun olan şudur: Vakıflarını çocuklarına tahsis etmemelidir. Kendi yerine irşad mertebesinde olan bir kimse bırakmalı. Böyle bir kimse şarkta da olsa, garbta da olsa fark etmez. Ama çocukları bu işe uygun ise, o zaman onlara vazîfe vermesi güzel olur.”
Sonunda mürîdini iknâ etmiş olmalı ki şöyle der: “Bir zamandan beri hatırımıza seni Sivrihisar’a göndermek gelir, tâ ki Hak hizmetinde olasın. O Hak hizmeti seni istediğine kavuşturur. Böylece bugüne kadar yaptıklarını, kazandıklarını kaybetmemiş olursun.”
Hüdâyî tereddüt gösterir, onun asıl derdi başkadır, der ki: “Benim murâdım ancak hakîkattir.”
Üftâde: “O sana gelir.”
Hüdâyî: “Ya niçin ben ona gelmem?”
Üftâde: “Sana zahmet olmasın” der ve devam eder: “İzin verirsen Dürer kitabını satıp câmiye harcayayım.” Hüdâyî “Olur” der.
Üftâde: “Ramazan’a kadar hazırlan, âilen ve Ali Çelebi ile birlikte git. İstersen sana bir tac giydireyim. Ya Emir Sultan tâcı veya Baba Yusuf Efendi’nin tâcı olsun.”
Hüdayî Hacı Bayram tâcını tercih ettiğini söyler ve sanki hilâfeti kabulde tereddüt gösterir, der ki: “Tac içerde gerektir.”
Üftâde: “Hem içerden, hem dışarıdan olsun. Sikke meşâyıh giyeceğidir, onlardan gelir. Hak Taâlâ’nın fazlından umarız ki, Hacı Bayram sana yardım eylesin. Kezâ büyükler sana yardım etsin. Sahâbe Hz. Peygamber’e Allah’ın resûlü olduğu için gelmediler; belki Hz. Peygamber’de bir tesir var idi de onun için geldiler. Sende de tesir vardır.”
Hüdâyî: “Allah nebîlerinin yoluna göre irşat, vuslattan sonra olmak gerekmez mi?”
Üftâde: “Sen vuslattasın, şu bakımdan ki, fenâya vardın, sende varlık kalmadı.”
Üftâde Hüdâyî’nin tereddüdüne karşı şöyle bir örnek verir: “Şeyh-i Ekber’in hilâfet kabul etmemesi, şeyhinin emrini reddeylediğinden değildir; belki hilâfetten dahi fenâ bulmak içindir.
Üftâde şöyle devam eder: “Bâzı mürşidlerin mürîdi kendilerinden daha ileri noktada olabilir, mürid şeyhini irşad eder. Nitekim Şeyh Ali Mağribî, Hamâ’ya gideceğinde yerine Abdurrahman Efendi’yi bıraktı. Dönüp geldiğinde, ey şeyh bana İslâm’ı öğret, demekten kendini alamadı.”
Hüdâyî, kadılık ve müderrislik gibi üst düzey görevleri bırakarak Üftâde’ye mürid olmuştu. Anlaşılan, eski hayatına dair ne varsa hepsinden tamâmen el çekmişti. Oysa kendisi iyi yetişmiş bilgin bir insandır. Aldığı tasavvufî eğitim onu mânen de olgunlaştırdı. Üftâde bu yetenekli mürîdini yeni hüviyetiyle, va’z ve irşad hizmetine yöneltti. Hüdâyî bu konuda çekimserlik gösterdiyse de Üftâde ırar etti ve dedi ki:
“Sana vaizliği Allah katından verdik, “vâiz” Hz. peygamber’in isimlerindendir. İmdi senin murâdın bu yoldan açılır. Bilir misin Hacı Bayram şeyhliğinin başında kira ile on kişi tuttu; onları irşad etti, iki yıl sonra aşere-i mübeşşere mesâbesinde oldular. Sen öyle olma. unutma sen vaaza başladığında halk sana gelecektir. İnsanların eziyetine katlan ve sâbit kadem ol. Allah Taâlâ sana nebîler sultânı Peygamberimizin zevkinden zevk vermiştir. Sen buna râzı değil misin? Eğer benim yanımda 40 yıl dursan bir takım mârifetler bulursun, amma Allah Taâlâ’nın bağışını kabul eyle. Tâ ki sana bir çok işler fetholunacak ve “Zât” verilecektir. Öyle çalış ki bir nefesin bile tevhidsiz geçmesin.”
(Üftade Sempozyumu için hazırlanan tebliğ metni, 19-20 Nisan, 2014, Bursa)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*


opencart Dikkat Güçlendirme Setleri miniyup kontrol yayıncılık 2018 kpss hazırlık2017 yds hazırlık