MUSTAFA KUTLU’NUN NUR KİTABINDA MİMARİ

Mehmet Demirci

Mustafa Kutlu’nun her yıl bir hikaye kitabı çıkar. Geniş bir meraklı ve takipçi kitlesine sahip. Son derece sade ve kolay okunan bir üslubu var. İnsanı can evinden yakalayan, sarıp sarmalayan bir yazış tarzına sahip.

Kutlu’nun son kitabı “Nur” adını taşır (Dergâh yayınları, 2014). Nur, kitaptaki baş kişinin adı. Kendisi bir mimar, çok varlıklı bir ailenin iyi eğitim almış bir çocuğu. Ama mutsuz, arayış içinde. Epeyce okumalardan sonra tasavvufa merak salar. Kitaplar okur, huzur bulamaz. Bağlanabileceği bir şeyh, bir mürşit aramaktadır. “Aramakla bulunmaz, fakat bulanlar arayanlardır” hikmetli sözünü o da bizzat tecrübeyle yaşar.

ARKA PLAN

Mustafa Kutlu hikâyelerinin felsefi arka plânında modernleşmenin getirdiği yabancılaşmayı aşma çabası vardır. Modernite insanımızı toprağından kopardı. Bir kere topraktan ayrılış başladı mı kimlik sorunu çıkıyor, yabancılaşma başlıyor. Kendi kültürüne, geleneğine sanatına yabancılaşma.

Nur’da temel konu mistik-tasavvufi arayıştır. Bu arada önemli yan konular da vardır. Kahramanlardan iki temel şahsın mimar olması, mimari konulara da değinme imkanı doğurmuştur: “Üniversitede mimarlık okudu Nur. Estetik ile geometri. Kâinatın ahengi, bu ilahi ahengin mimariye yansıması” der M. Kutlu.

Önce mimaride son yıllardaki genel-geçer durum ifade edilir: “Dünyada artık tek bir hayat tarzı var: ABD’den geliyor. Binalar yüksek. Nüfus metropollere yığılıyor.”

Şu değerlendirme yapılır:

Görülen o ki; büyük şehirlerimiz ileride daha az yeşil daha az tabiat, daha az sükûnet ve buna kar​şın daha çok yol, daha kalabalık nüfus, daha çok endüstri, daha kirli hava, daha kirli deniz, daha çok koşuşturmaca ile dolu olacak. Bunlar kehanet değil. Şimdi tablo bu iken insan nasıl (u)mutlu olabilir?

Şu tesbitler ilgi çekici ve önemli:

Bu ülkenin köye de kasabaya da şehre de ihtiyacı var. Bunlar varlık hiyerarşisi ve tekâmül sürecinde farklı ihtiyaçlara cevap veriyorlar. Ancak şehirleşme hızının korkunç boyutlara ulaştığını söylenebilir. Bunun sürdürülebilirliği yoktur. Tabiat büyük bir karşı cevaba hazırlanıyor.

Bizim öncelikle tarıma elverişsiz arazileri tespit edip yeni kasaba ve şehirleri mutlaka buralara kurmamız lazım. Bakınız son 10 yılda Türkiye’de 18 milyon hektar ekilebilir tarım topraklarının 2 milyon hek​tarı sanayi, otoyol/dubleyol ve toplu konutlar için heba edildi. Kaldı 16 milyon hektar. Bunun sonu nereye varacak?

Yeni yapacağımız şehirler; mutlaka sade, basit, mütevâzi, âdil, saygılı, israfa müsaade etmeyen, tabiata zarar vermeyen şehirler olmalıdır. Yoksa bugün TOKİ vasıtasıyla bir şehri çok hızlı, çok çabuk üretmek marifet değildir.

MAHALLE

Yazar yerleşim birimi olarak “mahalle”nin kaybolduğunu, mahallenin önemini, mahalle kültürünü anlatır:

Mahalle hem algılanabilir bir coğrafyayı hem de birbiriyle yakın ilişkileri olan homojen bir topluluğu ifade eder. Mahallelerde zengin ve fakir rahatlıkla birlikte yaşarken günümüzde sitelerde ancak aynı gelir seviyesinde insanlar yaşayabilmektedir. Bu ayrımcılık asla tasvip edilemez, insan/kul haklarına aykırıdır.

Eskiden her mahallenin kendine ait hususi bir hava​sı, bir tarz-ı hayatı vardı. Şimdi ise birbirinin kopyası aynı tipte, soğuk, cansız binlerce apartman, ruh​suz beton kütleleriyle bütün şehirleri aynîleştirmiş, şehirlerin, mahallelerin ruhu yok olmuştur. Artık her yer aynı ve hiç kimse bir yere ait değil. Mahalleler kendine özgü kimliği olan ve yine dinî/ sosyal merkezler, küçük çarşılar, çeşmeler, küçük imalathaneler ile birlikte “kendine yeterli yerler” idi. Her mahalle, bir duvarla olmasa bile bir ağaçlık bölge ile ya da bir dere gibi tabii bir engelle birbirinden ayrılıyordu. Mahallede kendili​ğinden bir otokontrol vardı çünkü herkes birbirini tanır, yabancılar derhal fark edilir, asayiş kolayca sağlanırdı.

Aynı ev ve sokak en az birkaç nesil paylaşıldığında artık mahallelide bir aidiyet duygusu oluşmaya başlıyordu. Geleneksel şehirlerimizde mahalle bir aidiyeti temsil etmektedir. Mahallede oturanlar sadece kendi ailesinin değil aynı zamanda mahal​lenin de bir ferdi gibiydiler. Şehirlerde yaşayanlar arasında güçlü bir “yer” ve “aidiyet” duygusunun oluşumuna imkân veren bu olgu dikkate alındı​ğında, sürdürülebilir güvenli bir şehrin ölçekli ve ayrımsanabilir semtlere ve mahallelere göre tasar​lanması büyük önem arz etmektedir.

Apartmanlar ve siteler ile meydana getirilen şehir​lerde, aidiyet hissinin oluşmadığı bilinen bir gerçek​tir. Günümüzün modern denilen uydu kentlerinde veya toplu konutlarda mahalle kurgulanmadığında ve alternatif çözüm getirilmediğinde artık toplumsal ayrışma ve yabancılaşma başlamaktadır.

MODERN MİMARİNİN ÇIKMAZI

Modern mimari insanın yerine eşyayı ölçü alan bir bakış açısına sahip olmuştur. Bu mimari anlayış ne yazık ki insana değil tüketim toplumu yaratan kapitalist sisteme hizmet etmektedir. Bu düzende mimari sanayiye, mimarlar da sermayeye teslim olmuştur artık. Sanayi devrimi sonrasında üretim patlaması yaşanan Batı’da büyük bir mal arzı ortaya çıkmıştı. Bunların piyasaya sürülmesinde modern mimari anlayışın mühim rolü olmuştur. Modern mimari, sanayi mamulü birçok eşyayı insanın gerçek ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın projelerinde kullanmak suretiyle sanayiye ve kapitalizme hiz​met etmiş, tüketimi artırarak sermayeyi beslemiş​tir. Modern mimari Batı’da hâkim kapitalist çarkın mimarisidir artık.

APARTMAN HAYATI

Apartman inşasında temel amaç insanlara güzel yaşam mekânları sunmaya yönelik bir uğraş olmak​tan ziyâde onu inşâ edenler için yüksek paralar kazanma düşüncesidir. Apartmanın; oturanı değil satanı memnun eden kâr düşüncesiyle üretilmesi, insana lâyık bir yapı biçimi olmaması, temel insan haklarını hiçe sayması, bilhassa yaşlı ve çocukların hiçbir ihtiyacını gözetmemesi, yüksekliği ile insa​nı önemsizleştirmesi, insanı tabiattan koparması, insanı nesneleştirmesi, çevreye verdiği zararlar, orada oturacak insanlara nasıl yaşamaları gerek​tiğini dikte eden tahakkümcü karakteri, insanın başta mahremiyet gibi kutsal değerlerinin hiç birini dikkate almaması… itirazlarımın temel noktalarını oluşturmaktadır.

ŞEMSİ PAŞA KÜLLİYESİ

Üsküdar’da deniz kıyısında şirin mi şirin bir cami var: Şemsi Paşa. Yazarımıza göre Şemsi Paşa Süleymaniye kadar değerli. Şu tespitler ne hoş:

Süleymaniye’de haşmet, Şemsipaşa’da şefkat var. Mimar Sinan bu yapıda bütün
safraları atmış. Ortaya Divan şiirindeki gibi bir “Mısra-i berceste” çıkmış. Ayrıca türbenin camiye bitişik yapısı, harika. Bir eşi var mı bilmiyo​rum. Şemsi Paşa türbesinde başını cami mihrabına, yani ana kucağına yaslamış uyuyor. Bir yüzük taşı gibi bu cami. Bence İstanbul’da eşi yok. İki üç cümle ile anlatılmaz bir külliyedir. Hakkında roman yazılsa sezadır. Tanpınar Beş Şehir’de “Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı” diyor. Çok haklı. Şemsi Paşa bunun en güzel örneği.

Mustafa Kutlu üstadımızın eline, gönlüne sağlık. Her yeni kitabıyla sadık okuyucularını bir kez daha şaşırtıyor, mutlu ediyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.