Dini düşünce alanına bir bakış

Son yazılarımda İsmail Kara’nın bir makalesinden hareketle İslam Ansiklopedisi (DİA)’daki maddeler ve onlara vücut veren zihniyet hakkında özet bilgi vermiştim. DİA’nın önemini ve değerini bir kere daha belirtmeliyim.

Sayın Kara DİA’da genellikle hakim olan zihniyeti tahlil eden tespitlerde bulunuyor. Önemli bir cümlesi şöyleydi: “Birkaç kelime ile ifade edilecek olursa kaynaklara dönüş ve asr-ı saadet fikirlerine (ideolojisine) sadık/yakın, sade/tektip din anlayışını benimseyen, Yeni Selefilikle örtüşen kelam ilmi merkezli bir din anlayışıdır bu.”

Bizde dini düşünce alanında henüz taşlar yerine oturmadı. Bir dönüşüm süreci yaşanıyor. Ama daha çok sesi duyulan anlayış, Kara’dan naklettiğimiz cümledeki gibidir. Bu durumun arka planı şöyle açıklanabilir:

AKILCI-MUTEZİLÎ FİKİRLER

Tanzimattan beri etkili olan materyalist ve pozitivist görüşler bizde yeni bir dünya görüşünün doğmasına yol açtı. Hatırı sayılır bir bilgi birikimine ve bilimsel metodlara sahip olan oryantalistlerin İslam ilimleri ve İslam tarihi hakkındaki görüşleri bizde ciddi bir etki ve sarsıntı meydana getirdi. Avrupa’da rasyonalist (akılcı) bakış açısı, aklı merkeze koyarak Tanrı’yı emekli yaptı. Türkiye’de bazı çevrelerde akılcılık din ilimlerinde de baş tacı edildi.

Sonunda modern Batının ve oryantalistlerin çalışmalarıyla akademik çalışma yapmayı aynileştiren bir noktaya gelindi. Bu ortamda Batıdan gelen zihniyetle mutezili düşüncenin frekansları tuttu. Muhammed Abdüh ve talebelerinin görüşleri revaç bulmaya başladı.

TARİHİ TECRÜBEMİZ

İsmail Kara’nın İslam düşüncesi alanında Selçuklu ve Osmanlı’nın paranteze alındığını söylemesi doğru ve acı bir gerçektir. Erken dönem Cumhuriyetinde oluşturulmak istenen tarih görüşünde, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri atlanarak sadece Orta Asya’daki kökenlerimiz öne çıkarılmıştı. Şimdilerde de İslam medeniyet ve ilim birikiminde aynı dönemler atlanıp “asr-ı saadet” vurgusu yapılmaktadır. Oysa özellikle bize ait olan bu tarihi tecrübenin yok sayılması büyük kayıptır.

Bu tecrübe içinde tasavvuf inanışının önemli yeri vardır. Osmanlı biraz da bu ruhla uzun asırlar boyunca 4 kıtada hakimiyet kurdu. Ne yazık ki günümüzdeki akılcı ve mutezili bakış açısı tasavvufa şu gözle bakıyor: Tasavvuf olsa da olur olmasa da, fakat olmasa daha iyi olur.

TASAVVUF ALANI

Bugün en önemli problem maneviyat ve tasavvuf sahasında karşımıza çıkıyor. İrfan geleneğimizden, Anadolu mayasından söz edilir oldu. Bu mayanın ve bu geleneğin özünü tasavvuf teşkil eder. Tasavvuf “imanın tadını” bulmayı hedefler. İnsana beşeri zaaflarından kurtularak manen olgunlaşmanın yollarını gösterir.

Akılcı bakış açısında; mucize, ilham, keramet, rüya gibi meseleler alay konusu oluyor. Unutmamalı ki, bugün İslam’ın en önemli şiarlarından biri olan Ezan, ashabın gördüğü rüya ile vücut buldu.

Bugün tasavvuf temsilcisi olarak ortaya çıkanların sağlıklı bir görüntüye sahip olmadığı bir gerçektir. Ama kötü örnek örnek değildir. Yapılacak şey toptan reddetmek yerine, maneviyat ve tasavvuf alanının çağın ihtiyaç ve üslubuna göre yeniden canlandırılması ve tarihi tecrübemizden hareketle layık olduğu değere kavuşturulmasıdır. Bunu yapacak olanlar iyi yetişmiş tasavvuf akademisyenleridir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.