“Fincanımda Kola Var”

Türkler tarihin en eski milletlerindendir. Osmanlı Türkleri Balkanları fethetti. Avrupa topraklarında 4-5 asır hükümran olduk. İyi bir yönetim sergiledik. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da da hakimiyet kurduk. Pax Ottomana (Osmanlı barışı) denen bir huzur ve sükun ortamı oluşturduk. Sözünü ettiğimiz topraklardan çekildiğimizden bu yana, oralara bir türlü barış ve huzur gelmedi.
Daha sonra yeni gelişmeleri takip edemedik. Batı dünyasında sanayi devrimi ve seri üretim başladı. Önce cephelerde yenilmeye başladık. Onların silahları bizimkinden daha güçlü ve etkiliydi.
Eskiden sahip olduğumuz “yukarılık duygusu” bu defa “aşağılık duygusu”na dönüştü. Ziya Paşa öyle der: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm/ Dolaştım mülk-i İslam’ı hep viraneler gördüm.”
Sonunda Batılı gibi olmaya karar verdik. 1800’lü yıllarda Tanzimat’la bu konuda kesin adımlar atıldı. Batının sadece bilimini ve teknolojisini mi alacaktık, yoksa kültür ve medeniyetini de birlikte mi almalıydık? Bu konuda kafalar karışıktı. Sonunda ikisi birden alındı.
***
Ortaçağlarda kilise çok bağnazdı ve baskıcıydı. Batıda bilim ve teknoloji kilise ile mücadele ederek gelişti. Bunun sonucu olarak pozitivist ve materyalist görüş hakim oldu. Bu görüşte dine, maneviyata, metafizik alana sınırlı bir yer vardı. Din geniş çapta hayatın dışına itildi. Bu anlayış bize de girdi.
Tanzimatla başlayan pozitivist ve materyalist anlayış Cumhuriyetle birlikte daha güçlendi. Bu yönde devrimler yapıldı ve şiddetle uygulandı.
Bütün bunlar Türkiye’de bir travmaya yol açtı. Toplumu birbirine bağlayan bin yıllık değerler yıprandı. Ne tam Batılı olabildik, ne de kendi değerlerimizi yaşatabildik.
İşte bütün bunlar karşısında bocalayan Türk insanının manzarasını konu edinen bir kitaptan söz edeceğim: Fincanımda Cola Var. Sadettin Ökten imzalı ve Tuti Kitap yayını. İki alıntı yapacağım:
***
1. “Bizde olmayan bir ürüne ihtiyacımız vardı ve onu aldık. Değerler de o ürünle birlikte geldi ve kendi değerlerimiz ile aramıza girdi. İşte “kesinti” budur. Mevcut değerlerimizin sürekliliği bozuldu.
Şimdi fincanımızla kola içiyoruz. Fakat bu kesinti kendi değerlerimizle olan bağımızı tamamıyla koparamadı. Fincanımız kırılmadı ama içi boşaldı. Kesse, koparsa yani eski değerlerimizi tümüyle unutup yeni değerleri kabul etseydik, belki rahat edecektik.
Kesemediği, koparamadığı için biz şimdi dönüp bakıyoruz; “Acaba nereden kesildi de nereden ekleyebiliriz” diye. Çünkü huzursuzuz, içimizde, yaşamımızda bir şeylerin eksikliğini duyuyoruz.”
2. “Benim bir ablam var. Şu anda epey yaşlı, pek tatlı bir doktor hanım. O anlattı bunu. “Doktor teyze” demiş küçük bir çocuk, bir toplantıda; “Su içtiğim zaman ‘elhamdülillah’ dersem annem kızıyor. Kızmasın diye ‘oh’ diyorum. Ama babaannemin yanında su içsem, o da ‘oh’ dersem kızıyor. Onunlayken de ‘elhamdülillah’ diyorum, demiş. Anne modern bir hanım, babaanne dindar.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*