GAZİ DERVİŞLER VE BALKANLAR

Prof. Dr. Mehmet DEMİRCİ

Târihte Türkler’in batıya doğru devamlı bir hareketlilik içinde olduğu görülür. İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ise, Asya içlerinden Önasya ve Balkanlar’a yönelmeleri sâdece siyasî ve ekonomik sebeplerle olmamıştır. Burada dînî ve ideolojik âmiller bilhassa dikkati çeker. Artık bu seferler “kuru gavga” için olmayıp yüce bir idealin hizmetindedir; “Îlâ-yı kelimetullah” yani Allah’ın adını yüceltme ve daha ötelere götürme düşüncesi, fetihlerde ve dini yaymada başta gelen âmillerdendir.

GAZİ-DERVİŞ

“…Türkler İslâmiyet’i iyice benimseyince, İslâmiyet ile kendi kültürleri arasında her sâhada güzel eserler veren bir sentez vücûda getirdiler. Bunların en önemlisi, eski Türk destanlarında yüceltilen “alp tipi”nin, “gazi tipi” hâline gelmesidir.”1 Müslüman Türkler’in batıya doğru akınları sırasında; fetihler, yerleşme ve İslâmlaştırma daha insanî ve medenî ölçüler içinde cereyan etmiştir. Burada “gazi-derviş” veya “alp-eren” denen zümrelerin ve bu zümrelere istikamet veren inanışın etkili olduğu bir gerçektir. “Dervişlik” ve “savaşçılık”, iki farklı, hattâ uzak kavram gibi düşünülebilir. Ama Anadolu’nun fethi ve İslâmlaşıp Türkleşmesi sırasında, bu iki anlayışın ve kavramın birleşerek yeni bir terkip oluşturduğu görülür. Türkler’deki geleneksel kahraman ve savaşçı “alp” tipinin Müslümanlıktaki karşılığı “gazi” kelimesidir. Buna bir de “dervişlik” eklenerek, “gazi-derviş” veya “alp-eren” tipi ortaya çıkmıştır.

Menkıbelerde anlatılan şekliyle Anadolu’nun fethinde vazife alan gazi-dervişler, ellerinde tahta kılıçlarıyla, baş açık ayak yalın, coşkulu bir ruh hâli içinde savaşlarda ön saflarda yer alarak askerin mâneviyatını yükseltirlerdi. (Tahta kılıç, amacın insan öldürmek değil, onu kazanmak olduğunun sembolüdür.) Bunlar kahraman, gözü pek, aynı zamanda insancıl ve sevecen duygulara sâhiptiler.

KIZILELMA

Gazi-dervişin amacı “îlâ-yı kelimetullah”tır, Allah’ın adını yüceltmek ve daha ötelere götürmektir. Bu idealin bir adı da “Kızılelma”dır. Kızılelma fetih ruhunun hamle anahtarıdır. Kızılelma önce Malzagirt idi. Sonra İstanbul oldu. “Konstantınıye Kızılelması” sözü o günlerin hatırasıdır. Daha sonra Belgrat oldu. Ne yazık ki Roma’dan geri döndü.

“Oğuz Destanı’nda Türk milletine hedef gösterilen ‘büyük nehirler ve büyük denizler’e varmak şeklindeki eski ‘Türk Kızıl Elma’sı, bu milletin Müslüman olmasından ve fütûhat nöbetini Araplar’dan devralmasından sonra yeni bir şekle dönüştü ve Türk’ün ebedî ‘Kızıl Elma’sı, ‘Îlâ-yı kelimetullah’ aşkı oldu. İşte bu aşk, Cennet-mekân Fâtih Sultan Mehmed Han Hazretleri’ne, İstanbul’u fethettirerek Resûlüllah’ın (s.as.) yok olacağını bildirdiği Bizans’ın varlığına son verdirdi.”2

Kubbealtı Lugatı’nda “Kızılelma” maddesinde aynen şunlar yazılı:

“Oğuz Türkleri’nden beri Türk cihan hâkimiyeti ülküsüne verilen isim. Kızılelma Türkler için, ne yönde olursa olsun ulaşılması gereken ülkelerin ulaşılmadan önceki sembolü olmuştur. İstanbul, Beç (Viyana) birer Kızılelma idi.” Lugat’te örnek olarak şu alıntılar var:

Şarkta olsun garpta olsun sefere çıkarken galeyana gelen asker hep “Kızılelmaya” diye bağırıyordu. Kızılema için kimi Çin kimi Maçin diyordu (Ömer Seyfeddin).

Çıktı Otranto’ya pür-velvele Ahmed Paşa / Tuğlar varsa gerek Kızılelma’ya kadar (Yahya Kemal).

Kanunî Süleyman Beç’i muhasara eyledi (1529). Ayrılırken askerlere “Kızıelma’da buluşuruz” cümlesiyle de onları okşar ve ideallerini canlandırırdı. Zira yeniçeriler arasında Kızılelma ideal ve fedâkârlıklarını ifade ederdi (Osman Turan).3

Hayat bir mücadeledir. Savaş şahsî güç ve irâdemizin dışında, bize rağmen var olan bir hadisedir. Adetâ bir tabiat kanunudur. Biz istesek de istemesek de bu mücâdele olacaktır. Yaşamak için, yenilmemek, silinip gitmemek için mücâdele şarttır. Yurtta ve cihanda sulhu sağlayabilmek güçlü olmaya bağlıdır: “Hazır ol cenge ister isen sulh ü salâh.”

Mütefekkir-yazar Sâmiha Ayverdi’ye kulak verelim: “İşte ters yorumladığımız ve bir an evvel unutmamız gereken yurtta sulh cihanda sulh diye Türk’ün elini kolunu bağlayıcı bir fikri nasıl kabul edebiliriz?

“Öyle ki Hatay bizim mi? diye soranlara Cumhuriyetimizin kurucusunun cevâbını ne çabuk unuttuk? Bu gibi sorulara Atatürk: ‘Türk’ün ayak bastığı yer Türk’ündür’ cevâbını vermiştir.”4

Müslüman Türk bu mücâdeleyi en insânî biçimde yerine getirmiştir. Allah’ın adını yüceltmek gayesiyle cepheden cepheye koşan mücâhid, ölürse şehit kalırsa gazi olacağına inanmıştır. Sırasında meleklerin, Hızır’ın, velîlerin yardımlarının kendisi ile beraber olduğunu kabul eder. Onun parolası:

Ne cân endîşesi ne nân ümîdi

İki cihanda bir Cânân ümîdi’dir

Yani can korkusu veya ekmek peşinde koşmak gibi bir düşünce onu yönlendirmemektedir. Onun iki cihanda da ümîdi Hakk’a ve rızâsına kavuşmaktır.

ANADOLU’DA

Anadolu’nun fethi, türkleşmesi ve islâmlaşması, târihimizde çok önemli bir hâdisedir. Bu kutlu hâdisenin isimsiz kahramanları olan derviş​ler, gaziler mânâ erleri büyük hizmetler görmüşlerdir.

Ömer Lütfi Barkan, vakfiyelere dayanarak, bu devrin son derece aktif mutasavvıflarının faaliyetlerini “Kolonizatör Türk Dervişleri” isimli uzun makalesinde tanıtır.5 Oradan öğrendiğimize göre, bu derviş gruplarının konumuzla ilgili başlıca hizmetleri şöyle sıralanabilir: Çok defa, düzen​li ordulardan evvel gelip toprağa yerleşmeye çalışmışlardır. Özellikle uc bölgelerini seçmişler, kondukları yerleri îmar ve inşâ etmişler, bağ bahçe yetiştirmişler, uygun yerlere değirmenler yapmışlardır. Bulundukları bölgeler içerilerde kalmaya başlayınca, daha ötelerde, yeni uçlarda tekke ve zâviyeler açmışlardır. Bu zâviyeler, o çevre için bir insanlık ve mede​niyet oçağıdır, bir sığınaktır. Gelen geçenlerin bir kaç gün rahatça barınabilecekleri misâfirhânedir. Bu misâfir kabul edişte din ve milliyet ayırımı yapılmaz. Bu merkezlerde gündelik işler ve dünyevi faâliyetler yanında asıl olarak olgun insan yetiştirmek, çevreye örneklik yapmak üzerinde durulur. Aynı zamanda fetihlere bilfiil katılmak üzere muhârip insanlar yetiştirilirdi. Anadolu’nun hemen her bölgesinde, bu yapıcı insanlara âit tekke ve zâviye kalıntıları, onlara âit köy isimleri hâlâ yaşamaktadır.

RUMELİ’NDE

Rumeli ve Balkanlar’ın İslâmlaşmasında da bu misyoner derviş gruplarının oynadığı rol büyüktür.6Gazi-dervişlerin bir kısmı Anadolu’nun uc noktalarında, yani Bizans sınırlarında yaşayan Türkmen boylarının fetihlerine katılmışken, bir kısmının da Rumeli’deki Osmanlı gazileri arasında çarpıştıkları görülür. Bunlar, hâtıraları halk arasında sürüp gelen velîlerdir.7

Düzenli ordularla Rumeli’ye adım atan Gazi Süleyman Paşa için söylenen şu beyit, anlatılmak istenen inanış ve düşüncenin bir tezâhürü sayılır:

Kerâmet gösterip halka sûya seccâde salmışsın

Yakasın Rumeli’nin dest-i takvâ ile almışsın 8

“Takvâ eli” ve ihlâs ayağıyla adım atılan Rumeli ve Balkan toprakları o kadar benimsenmiş ve sevilmiştir ki; taşı, toprağı ve nehirleriyle bile yeni îmanın temsilcisi gibi düşünülmüştür. Âşık Çelebi, mıuhteşem Tuna şiirinde şöyle der:

Kişver-i kâfirden îman ehline akub gelir

Kıbleye tutmuş yüzünü bir müselmandır Tuna.9

Ömer Seyfeddin’in “Başını Vermeyen Şehit” adlı nefis hikâyesi, bu konudaki inanışların Balkan topraklarında da devam ettiğini gösteren bir örnektir.10

Ömer Seyfeddin’e bu hikâyenin konusunu, Peçevi Tarihi’nden alarak yazmayı teklif eden, Balkan kökenli mütefekkir-şair Yahyâ Kemal’dir.

O Yahyâ Kemal ki şöyle demektedir: “Üsküp bir evliyâ şehri idi. Halkı rivâyet eder ki, ya Bağdad’ta bir evliyâ fazla imiş, yahut Üsküp’te. Ulemâ henüz bunu halledememiş.” Yahyâ Kemal tam da konumuza destek vererek şöyle devam eder: “Lâkin Üsküb’ün evliyası hep cengâverdiler. Türbelerinin duvarlarında bir insanın taşıyamacağı kadar ağır ve büyük paslı kılıçlar, kalkanlar, zincirler asılı dururdu. (Bukağılı Baba, Câfer Baba, Gazi Baba, Haydar Baba gibi).”11

Ekrem Hakkı Ayverdi’nin yerinde yaptığı araştırmalar yanında, özellikle cihad defterlerindeki verilere dayanarak tesbit ettiğine göre, sadece Bulgaristan’da 174 adet tekke ve zâviye bulunmaktaydı.12Şumnu’nun içinde yer alan tekke-zâviye sayısı 12’dir ki mühim bir mikdar sayılır.13 Bunlar arasında ismi en çok bilinen bir kaç tanesi şöyledir: Haskova (Hasköy)’da Otman Baba tekkesi, Deliorman’da dağların ve yeşilliklerin arasında bir vâdi dibine gömülmüş Demir Baba tekkesi, Sofya yakınında Bâli Baba türbe ve tekkesi (son yıllarda önce yıktırılmış, yerine sembolik bir mezar yapılmıştır), Varna-Balçık arasında Akyazılı Sultan âsitanesi.14

Evliyâ Çelebi’ye göre Akyazılı, Ahmet Yesevî halîfelerindendir. Hacı Bektaş Velî ile Bursa’ya geldi. Pravadi’de Müslüman Dobruca kralından izin alıp Batova vâdisinde yerleşti. Türbesi şifâ kaynağıdır.15 Araştırmacılara göre Akyazılı, Balkan Müslümanlığında payı olan gazi-dervişlerdendir. Bu alp-erenlerin ordunun önderi olarak batıya doğru akınlarda ilk merhalede Anadolu’daki (Adapazarı) kasabaya gelip oradan buraya sıçramış olmaları muhtemeldir.16

SARI SALTUK

Balkan Müslümanlığında yeri olan derviş-gazilerin en meşhuru Sarı Saltık’tır. Bir prototip olarak onu daha yakından tanımakta fayda vardır.

Balkanlar’ın İslâmiyet’le tanışması On üçüncü yüzyıla dayanır. Dobruca bölgesine gelip yerleşen Sarı Saltuk ve arkadaşları Müslümanlığı buralara getirmişlerdir.17 Yahya Kemal’in “Mâverâda Söyleniş” adlı şiiri şu mısrâlarla başlar:

Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan

Bir bir Diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sakarya’dan18

Bugünkü bilgilerimize göre Sarı Saltuk, Anadolu Selçukluları’nın inkıraz devirlerinde (XIII. yüzyılda) yaşar. Başlangıçta Sinop’ta, sonra Kefe’de bulunur. Bilâhare Tuna kıyılarında ve Edirne’de karar kılar. Buralarda 40 sene kalarak Rumeli’yi İslâmlaştırmayı başlıca gaye edinir. Sonradan Osmanoğulları zamanında bu bölgenin müslüman diyarı olacağını kerâmet gözüyle anlar ve adamlarına müjdeler.19

Sarı Saltuk’un tarihî kişiliğinden çok menkıbevî şahsiyeti önem taşır. Onun bu yönünü, Cem Sultan’ın isteğiyle Ebu’l-Hayr Rumi’nin derleyip kaleme aldığı “Saltuknâme” adlı kitaptan öğreniyoruz.20 Osmanlılar’ın XV. yüzyıldaki Rumeli fetihlerinin menkıbevî hikâyeleri de Sarı Saltuk’a mal edilerek Saltuk-nâme’ye konmuştır. Buna göre Sarı Saltuk: a) Kerâmetler gösteren bir velî, b) Kâfirlerle savaşan bir gazi, c) Cinlerle ve devlerle uğraşan bir masal kahramanıdır.21 O, yabancıların dillerini ve dinlerini bir râhip kadar bilir; türlü türlü yollarla onların şehirlerine, kiliselerine, hükümdar saraylarına girer. Rahip kıyafetleriyle kiliselerde vaazlar verir. Çeşit çeşit kerâmetler gösterir. Dört kitabı hatmetmiştir. Kur’an’ın yanı sıra İncil’i de ezbere okur.22

Sarı Saltuk amacını gerçekleştirmek için öyle büyük bir ideal ve inanca sahiptir ki, bu uğurda cenâzesinin bile vazîfe görmesini sağlamıştır. Şöyle ki: Saltuk ölümünden sonra gömüldüğü yerin tam olarak bilinmesini istemez. Oğullarına şunu vasiyet eder: Vefat edince yedi ayrı tabut hazırlayacaklardır. Birinde nâşı bulunacak, ötekiler boş olacaktır. Tabutlardan her biri; uzaklara, çeşitli bölgelere götürülüp oralarda defnedilecektir. Maksadı oraların, kendisini sevenlerce ziyaret edile edile zamanla İslâm-Türk hâkimiyetine girmesini sağlamaktır.23 Evliyâ Çelebi’ye göre bu tabutlar şöyle tevzi edilmiştir: 1- Moskof ülkesi, 2- Lehistan’da Danıska iskelesi, 3- Çek diyarında Pzovniçe, 4- İşfe’te Yivançe, 5- Edirne’de Babaeski, 6- Boğdan’da Bozovkalesi, 7- Dobruca.24

Sarı Saltuk’un mezar , makam veya türbelerinin sayısı “yedi” rakamını çoktan aşmıştır. Okiç, bunları şöyle sıralar: 1. Arnavutluk’ta Kroya (Akçahisar)’da, 2. Ohri Gölü kenarında Sveti Naum Manastırında, 3. Kosova ile Arnavutluk sınırı arasındaki Has bölgesinde, 4. Bona’da Mostar civarında Blagay köyünde25, 5. Yunanistan’da Korfu adasında, 6. Romanya’da Babadağı şehrinde, 7. Dobruca’da Kaligra’da, 8. Türkiye’de Edirne-Babaeski’de, 9. Anadolu’da Bor şehrinde.26 Görüldüğü gibi bu tekkelerin ikisi dışında yedi tanesi Balkan topraklarındadır.

Babadağı”, adını Sarı Saltuk Baba’dan almıştır. Osmanlı padişahlarından II. Bayezid Saltuk Baba’nın türbesini tamir ettirerek yanına bir câmi yaptırmış ve geniş arazi vakfetmiştir. Kanuni Süleyman, Boğdan seferi sırasında (1538) burada bir kaç gün kalmış ve türbeyi ziyaret etmiştir.27

Dobruca/Kaligra’daki Sarı Saltuk türbesini 1640-41 yıllarında ziyaret eden Evliyâ Çelebi, o sırada hasta ve yorgun olduğundan sekiz ay müddetle orada kalır ve iyileşir. Seyahatnâme’nin bu bölümünde Sarı Saltuk ve menkıbeleri hakkında geniş bilgi verir.28

Biraz da târih diyelim: “Gazi Süleyman Paşa’nın 1350’li yıllarda Gelibolu’ya geçişi ile başlayan süreç, Gazi Evrenos Bey aracılığıyla Batı Trakya’nın (1361) fethiyle devam etti. Ama bu bölge için asıl kalıcı Türk etkisi, I. Murad’ın Kosova zaferi ile sağlandı (1389). Kanuni dönemine kadar devam eden fetihlerle bölge büyük oranda Türk yönetimine geçti. Hattâ Osmanlı Devleti başlangıçta büyük oranda Bir Avrupa devleti olarak kurulmuştur dense yanlış olmaz.”29

GÜLBABA

Târihimizde bir kaç tane Gül Baba’mız vardır. Bunlar arasında, gazi dervişlerden, evlâd-ı fâtihandan, bugün Macaristan topraklarındaki türbesiyle nöbet tutan Gül Baba’dan kısaca söz edelim. Gülbaba aslen Isparta Uluborlu veya Merzifonlu’dur. Kanuni’nin daveti üzerine Budin seferine katıldı (1541). O sırada şehit düştü ve oraya defnedildi.

Evliyâ Çelebi’ye göre bir çok savaşlara katılmıştır. Budin’in fethini müteâkip kılınan cenâze namazına çok sayıda asker ve bizzat pâdişah katılmıştır. Türbesini ziyâret eden Evliyâ Çelebi (v. 1095/1684) şöyle der: “Dervişleri gazâya gider, yaz kış meydanlarda çeşitli şamdan, çerağ, kandiller, buhurdanlar ve gülâbdanlar vardır.” Tekkenin duvarına Evliyâ şu beyti yazdığını söyler:

Âşık u sâdıkım ettim ziyâret ben gedâ

Bülbül-i gûyâ gibi efgan edem ey Gülbaba

Duvardaki başka bir beyti de nakleder:

Merzifon’dan gelerek tuttu vatan

Şah Süleyman zamanında Gül Baba

Budapeşte’deki Gülbaba türbesi Osmanlı Türk hâkimiyetinin günümüze kadar ulaşan hatıralarından biridir. Macarların gösterdiği ilgi ve Türkiye’nin desteği ile bugün bakımlı haldedir. Doğu Avrupa’da tarihimizi ve mâneviyâtımızı haysiyetli bir biçimde temsil etmektedir. Tarihimizdeki Alp-eren’lerin Gazi-dervişlerin canlı bir timsâli olan Gül Baba, bugün de bizleri onların şanlı dünyâsına götürmektedir.30

AKINCI VE DERVİŞ ELELE

Yahya Kemal’in Akıncı şiirini bilmeyenimiz yoktur:

Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: ilerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle…

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan.
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla,
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla..,

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de,
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

Rumeli fetihlerinde Akıncılar’ın rolü büyüktür. Bunlar gruplar halinde düşman toprağına dalar, savaşta her türlü zorluğa göğüs gerer, çok kere gözünü kırpmadan bile bile ölüme giderlerdi. O günlerden on altıncı asırdan kalma bir akıncı Türküsünde şöyle denir:

Çadırlar toplansın tuğlar dikilsin

Tehlil sadâları arşa yükselsin

Sancak başa geçsin, tekbir çekilsin

Uzanalım yine Macar iline

Bu akıncılar o heyecan ve ruhu nasıl kazanmışlardı? Mustafa İsen Bey’e kulak verelim:

“Serdengeçti akıncılar yanında özellikle onları gazâya teşvik edecek, gaziliğin ve şehitliğin fazîletlerini nakledecek, onlara moral verecek, onları rûhen besleyecek kişilere ihtiyaç vardı. Medreselerde yetişmiş, işin daha çok zâhirî tarafıyla ilgili bilginler bu rolü yerine getiremezdi. Bu işi, kışın kışlaklarda, baharla birlikteyse akıncılarla birlikte coşup taşan yarı meczup ermiş şâirler, dahası Anadolu’nun tamamlanan fethiyle artık faaliyetlerine Rumeli’de devam etmekte olan Horasan Erenleri yerine getirebilirdi. Kısacası akıncıların nasıl kendilerini çekip çevirecek komutanları varsa, bu konudaki insanları yetiştirecek kurumlarda da mihver şahsiyetler olmalıydı.”31

M. İsen burada Şeyh Abdullah İlâhi’yi (ö.1491) örnek verir.32 Onu Akıncı Beyi Evrenosoğlu Ahmed Bey Yenice’ye getirtmiştir. Kendisi bu şehirde yaşayan aydınları tesiri altına bir merkez şahsiyet olmuştur. Bu ve benzeri merkezlerden feyz alan şâirler, hür bir derviş duyarlığı içinde, sâhip oldukları birikimi, gazâ heyecanını akıncılara aktarıyor, böylece bu mânevî hava onlara bir motivasyon kaynağı oluyordu.

İşte bu türe giren şairlerden biri Sûzî Çelebi’dir. 16. asrın ilk yarısında yaşadı, Prizren doğumludur. Önce ilimle uğraştı, sonra vazgeçti. Nakşbendî tarîkatine mensup “derviş-sıfat, sâhib-i mârifet” bir kimse idi. Mihaloğlu Ali Bey’in ettiği gazâları 15 bin beyit tutarında bir eser olarak yazdı.33

Bu eserde konumuza ışık tutan hoş beyitler vardır. Meselâ şenliğe gider gibi savaşa gidilir:

Yöneldi fisebilillâh gazâya

Tevekkül kıldı cân ila Hüdâya

Ne cân endîşesi ne nân ümîdi

İki cihanda bir Cânân ümîdi

Zihî âşık zihî gazî-i sâdık

Bu gazidir olan Dîdâr’a lâyık

Şehitlik güzeldir:

Cihanda olan hemîn Cânan içindir

Belî, erkek koyun kurban içindir

Döşekte can çekişmek key belâdır

Kılıçtan yara irmek hoş safadır

Şanı her bir vücûdun çün ademdür

Şehîd olmak bugün demdür kademdür

Şehîd içün bezendi bâğ-ı Rızvan

Şehîd içün donandı hûr u gılmân

Şehîde hûn-bahâ cennet değül mi

Ne cennet Hazret-i İzzet değül mi

Bu yolda can veren sanma ölüpdür

Ki “Bel ahyâü” onlara gelüpdür

Dinilmez bunların zevk u safâsı

Buların “yürzekun”dürür gıdâsı

Şehîdin türbesi kandilidir mâh

Şehidin nur iner kabrine her gâh

Sayı azlığından korkmamalı, ateşin bir kıvılcımı cihânı yakmaya kâfidir:

Bir Türk azdır deyû etme bahâne

Od’un bir şûlesi besdür cihâne

Bu leşker her biri bir ejderhadır

Bu iklime Hudâ’dan bir gazâdır

Mânevî yardımcılar vardır:

Ricâl-i gayb irüp oldu kafâ-dâr

Gerek bu leşkere ol resme dün-dâr

Yedi kat yer hevâya ağsa düpdüz

Bu leşker üzre kondurmaz idi toz

Tuna’ya girdiler ol hâs erenler

Gazâ deryâsına gavvâs erenler

Kerâmet gösterip halka ayân ol

Suya batmaz ider tayy-ı mekân34

TUNA

Tuna Balkanların sembol nehirlerinden biridir, o bir “nehr-i azîz”dir.35 Yahyâ Kemal “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır” diyor. Falih Rıfkı’ya göre: “Tuna Osmanlı Türklüğünün bağrından akar, bu tarihi neresinden dinlerseniz, onun çağıltısını duyarsınız.” Sâmiha Ayverdi ise Boğaziçi ile Tuna’yı yekvücud kabul eder.

Akıncıların, gazi dervişlerin, şâirleri hem sevindirmiş, hem de üzmüştür. İhtişam devirlerimizde Âşık Çelebi’ye şöyle söyletmiş:

Kişver-i kâfirden îman ehline akub gelir

Kıbleye tutmuş yüzünü bir müselmandır Tuna

Habs-i kâfirden boşanmış gibi zincirin sürür

Şâh-ı İslâm’a gelür bir ehl-i îmandır Tuna

Hâk-i pây-ı şâha yüz sürmüş ider her dem duâ

Hem-zebândur Âşık-ı zâra senâ-hândur Tuna36

Sûzî Çelebi ise Tuna’ya biraz sitemle bakar:

Ne bîgâne bilür ne âşinâyı

Aceb kim vasfeder kanlı Tuna’yı

Akar şâm ü seher seyli şafak-reng

Bu hûni bahre benzer k’oldu hem-reng

Bu bir sudur ki başdandur habâbı

Bu bir cûdur ki hûn-i dildir âbı

Destan şâiri Niyazi Yıldırım Gencosmanoğlu “Rum Gazileri”ni anlatır:

Kırarlar belini ehl-i salîbin

Yüksünmek, usanmak, gınâ bilmezler

Doğarlar ufkuna Kızılelma’nın

Alçacık dallara konabilmezler

Öyle bilirler ki, Tuna’dan abdest

Alabilmeyince yunabilmezler

Hem de sanırlar ki, Nil sularından

İçebilmeyince kanabilmedzler

Bunlar ve nicesi evvelkilerden

Cennet-mekândırlar, yanabilmezler

Estergon, Tuna’nın dirsek yapıp Macaristan içine döndüğü yere yakın sarp bir tepenin üzerine kurulmuş bir kale şehri. Savaşlar sırasında fethi zor, fakat savunması kolay olurmuş. «Estergon Kalesi» adlı türkü de Estergon’un kaybedilmesi üzerine söylenmiş, hüzün ve hasret dolu mısralar ihtivâ eder. Bestesi de hamâset, keder ve özlem dolu duygularla yüklüdür:

Estergon Kalesı subaşı durak
Kemirir gönlümü bir sinsi fırak
Gönül yar peşinde yar ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yar peşinde koşan kara bahtlıyım.

Estergon Kalesı subaşı kaya
Kemirir gönlümü aşk denen belâ
Üftâdeni hoşgör gel etme cefâ

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yar peşinde koşan kara bahtlıyım.

Estergon Kalesı subaşı hisar
Baykuşlar çağrışır bülbüller susar
Kâfir bayrağını burcuna asar.

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yar peşinde koşan kara bahtlıyım

SONUÇ

Rumeli yakası “dest-i takvâ” ile alınmış, “îlây-ı kelimetullah” şuuru bu topraklarda yeniden ete kemiğe bürünmüştür. Malazgirt’le başlayan”Kızılelma” ülküsü, akıncılarımızı Otranto kapılaraına kadar götürmüştür. Horasan’dan sürüp gelen Anadolu mayası ile bereketli Rumeli’nin izdivâcı sonucu yeni bir sinerji oluşmuş nihâyet bu güzel topraklarda İslâm’ın kültür, medeniyet, mâneviyat ve mîmârî mahsulleri çiçeklenmiştir. O kadar ki, “Kıbleye tutmuş yüzünü bir müselmandır Tuna” dedirtecek kadar; taşı, toprağı, tabiatı ve nehirleri bile yeni îmandan nasîbini almıştır. İşte bu hareketin motor gücü, gazi-dervişlerin sâhip olduğu dinamik, hamleci; o nisbette de mahviyet ve kemal saâhibi ruh ve inanıştır. Bu topraklarda yetişen kültür, sanat, tasavvuf ve idare adamları Osmanlı’ya tâze bir kan olmuş, etkilerini günümüze kadar sürdürmüştür.

Her ne kadar Estergon Kalesi’nde artık “baykuşlar çağrışır bülbüller susar” olsa da Rumeli toprakları, geride bıraktığı kültür mîrâsıyla gönlümüzde her zaman müstesnâ bir yere sâhiptir.

(Bu metin, Celâl Bayar Üniversitesi’nin düzenlediği “Balkanlarda Türk Varlığı” sempozyumunda (Manisa,13. 05.2010) sunulan açılış teblîğinin kısmen güncellenmiş şeklidir.)

1 1 Bk. Fuat Köprülü, “Alp” maddesi, İA, I, 379, MEB yayını, İstanbul 1965; Orhan F. Köprülü, “Alp” TDV İA, II, 525, İstanbul 1989; Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar-3, Tip Tahlilleri, s. 112, Dergâh yayınları, İstanbul 1991.
2 Mustafa Fayda, Hulefâ-yı Râşidîn Devri, Kubbealtı neşriyatı, İstanbul, 2014, s. 140
3 İlhan Ayverdi, Kubbealtı Lugatı Misalli Büyük Türkçe Sözlük, c. II, s. 1702. Kızılelma için ayrıca bk. Sâmiha Ayverdi “Kızıelma” ve “İslâm’ın Kızılelması”, Dünden Bugüne Ne Kalmıştır içinde, Kubbealtı neşriyâtı, İstanbul, 2006. Ömer Seyfeddin’in “Kızılelma Neresi?” adlı muhteşem hikâyesinde bir savaş meydanında“Kızılelmaya, Kızılelmaya!” diye bağrışan askerlere Kızılelma neresi olduğu sorulur. En güzel cevap olarak “Padişahım senin bizi götüreceğin yer” ifadesi dikkati çeker. Padişah noktayı koyar: “Kızılelma benim gitmek istediğim yer… Hakk’ın beni göndereceği yer.” Ö. Seyfeddin,Seçme Hikâyeler I, s. 68, M.E. Basımevi, İstanbul, 1970.
4 Sâmiha Ayverdi, Dünden Bugüne Ne Kalmıştır, s. 117.
5 Bk. Vakıflar Dergisi, II.
6 Ö.L.Barkan, ag makale, VD II, 283.
7 Bk. Ahmet Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, s. 15, Kültür Bakanlığı yayını, Ankara 1984.
8 Bu beytin nâzımı olarak, Şeyh Edebali’nin oğlu Şeyh Mahmud gösterilir. Bk. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi I, 561, TTK yayını, Ankara 1994. Bu kişi aynı zamanda Mevlid nâzımı Süleyman Çelebi’nin büyük babası ve Orhan Gazi’nin kayın pederidir. Bk. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, II, 274, Ötüken yayını, İstanbul 1977.
9 Şiirin tamamı için bk. Büyük Türk Klâsikleri (Âşık Çelebi mad.), C.III, s.420, Ötüken – Söğüt, İstanbul 1986.
10 Bk. Ömer seyfeddin, Seçme Hikâyeler I, s. 4, MEB 1000 Temel Eser, İstanbul 1974. Bu kitabın takdim yazısında imzası bulunan Şenay Kırhallı’nın belirttiğine göre; Ömer Seyfeddin’e “Başını Vermeyen Şehit” hikâyesinin konusunu, Peçevi Tarihi’nden alarak yazmayı teklif eden, Balkan kökenli mütefekkir- şair Yahya Kemal’dir (Bk. Age, s. XII). Hikâyedeki olay Grijgal kadısının kaleme aldığı bir destanda manzum olarak anlatılır. Bk. Peçevi İbrahim Efendi, Peçevi Tarihi I, s. 252 – 257, hazırlayan: Bekir Sıtkı Baykal, Kültür Bakanlığı yayını, Ankara 1981.
11 Yahya Kemal, Hâtıralarım, s. 46, İstanbul Fetih Cemiyeti yayını, İstanbul 1973.
12 M. İpşirli, “Bulgaristan’da Vakıflar”, TDV İA,VI,403.
13 Ekrem Hakkı Ayverdi, Avrupa’da Osmanlı Mimari Eserleri, İstanbul 1982. c. IV, s. 107
14 Semavi Eyice, “Bulgaristan’da Türk Mimarisi”, TDV İA, VI, 406-407. Yahya Kemal 1921’de yayınlanan “Balkan’a Seyahat” yazısında şunları söyler: “Şimdi Kınojova denilen Bâlî Efendi mesiresi berbad bir varoş olmuş. Bulgarlar istîlâda Bâlî Efendi’nin dergâhını hemen kiliseye çevirmişler, veliyyullah’ın türbesini de yok etmişler. Lâkin Bâlî Efendi, türbesinin bozulduğu gece papazı çarpmış, kötürüm etmiş. Tekrar mezarını çıkarmışlar (…) Bulgar köylülerinin Bâlî Efendi’ye itikadı var.” Y.Kemal, age, 163-164.
15 Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, C.III, s. 349-350, Dersaadet İkdam matbaası, 1314; Aynı eser, haz. Seyit Ali Kahramana-Yücel Dağlı, C. III, s. 198, Yapı Kredi Yayını, İstanbul, 1999. Evliya Çelebi 1062/1652 yılında bu türbeyi ziyareti sırasında sıtmadan dolayı biraz rahatsız olduğunu, bir fâtiha okuyarak hatırına düşen şu beyti duvara yazdığını, biraz uyuyup terledikten sonra iyileştiğini yazar. Beyit şöyledir:Hummâ elemin çektim yok zerrece dermânım Himmet bana şimdi Akyazılı Sultânım
16 Bk. Semavi Eyice, “Akyazılı Sultan Asitanesi”, TDV İA, II, 302; E.H.Ayverdi, age, IV,16.
17 Ömer Turan, “Balkan Türkleri’nin Dini Meseleleri”, Türk Dünyasının Dini Meseleleri, TDV yayını, Ankara 1998, s. 197.
18 Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, 113, İstanbul 1961. Şiirin geniş açıklaklaması için bk. Mehmet Demirci, Yahya Kemal ve Mehmet Âkif’te Tasavvuf, Akademi Kitabevi, İzmir 1993.
19 Bk. Fuad Köprülü, “Anadolu Selçukluları Tarihinin Yerli Kaynakları”, Belleten, nu.27, s.430-437, Ankara 1943; Kemal Yüce, Saltuk-nâme, 100.
20 Bk. Saltuk-nâme I-III, hazırlayan: Şükrü Halûk Akalın, Kültür Bakanlığı yayını, Ankara 1987-1990; Ayrıca bk. Kemal Yüce age.
21 Ahmet Yaşar Ocak, Türk Halk İnançlarında.., s.52
22 Kemal Yüce, Saltuk-nâme’de.. s. 184
23 Bk. F. Babinger, “Sarı Saltık Dede”, İA, X, 221.
24 Evliya Çelebi, Seyahatnâme YKY, II, 73-74. Hacluck, Saltuk’un yedi makamından dördünün Türkler’le meskûn bölgelerde (Trakya, Bulgaristan, Romanya ve Kırım), üçünün de Hristiyan Avrupa’da olduğunu yazar. Bk. Bektaşilik Tetkikleri, çev. Ragıp Hulûsi, s. 68, İstanbul 1928.
25 “Mostar şehrine yakın bir saatlik mesafede Blagay kasabasında dik kayalıkların dibinde bir tekke. Buna nehrinin kıyısında. Bu tekkenin türbesinde Sarı Saltuk ve onun müridi Açık Baş yattığına inanılır.” Bk. Mahmut Şevki (M. Erol Kılıç), “Blagay’daki Tekke”, İlim ve Sanat Dergisi, sayı: 15, eylül-ekim 1987.
26 Tayyib Okiç, “Sarı Saltuk Hakkında Bir Fetva”, AÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, C.I, s. 52-53.
27 Münir Aktepe, “Babadağı”, TDV İA, IV, 371; Evliyâ Çelebi, Seyahatnâme, III, 366-369. Evliya burayı 1652’de ziyaret eder. Türbe kapısının sağında “Geliniz bâb-ı muallâyı ziyaret ediniz” yazılı olduğunu söyler. İçerisini tasvir eder. Çok temiz, bakımlıdır. Kıymetli kşitaplar ve levhalar vardır. İçinde ve civarında temiz, bilgili, ahlâklı çok sayıda insan bulunmaktadır. Bk. s. 369.
28 Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 133-139.
29 Mustafa İsen, Varayım Gideyim Urumeline, s. vııı, Kapı yayınları, İstanbul, 2009.
30 Mehmet Demirci, “Tasavvuf Kültürümüzde Gül Motifi”, Tarihten Günümüze Tasavvuf Kültürü içinde, s.168, Vefa yayıncılık, İstanbul, 2009.
31 İsen, age, s.61.
32 Abdullah İlâhî Kütahya-Simav’da doğdu. İlk tahsîline memleketinde başladı daha sonra İstanbul’da devam etti. 1400’lü senelerde Horasan bölgesi ilim-irfan açısından ileri seviyedeydi. Abdullah oralara gitti, bilgisini arttırdı. Bir süre sonra tasavvufa yöneldi. Semerkand’a geçti. Devrin meşhur sîmâlarından Ubeydullah Ahrar’ın öğrencileri arasında yer aldı. Mânevî eğitimini de tamamladı. Memleketi olan Simav’a döndü. Burada tesiri büyümüş olmalı ki, Fâtih Sultan Mehmet’in davetiyle İstanbul’a gitti. Orada mütevâzı bir çevreyi seçmişti. Bu sırada bir devlet görevlisinin teklîfiyle Vardar Yenicesi’ne gitti. Vardar Yenicesi, bugünkü Selânik şehrine 40 km mesafede bir yerdir. Orada çok faydalı hizmetler gördü ve 1491 yılında vefat etti. Abdullah İlâhî’nin Vardar Yenicesi’ndeki türbesi Asya’dan, Avrupa’dan, Mısır ve İskenderiye’den gelen sevenleri tarafından ziyâret edilmekteydi. Buranın câmisi, misâfirhanesi ve türbesiyle önemli bir tesis olduğu Evliyâ Çelebi’nin yazdıklarından anlaşılıyor. Hattâ Seyahatnâme yazarına göre, Abdullah İlâhî’nin rûhâniyeti bu şehre iyice sinmiştir. O sebeple buranın kadın-erkek bütün halkı iyi huylu, ahlâklı ve faziletli kimselerdir. Bugün ne yazık ki bu türbeden ve külliyeden hiçbir iz kalmamıştır.Bk. Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları, Dergâh yayınları, İstanbul, 2005, ss. 167-192.
33 Agâh Sırrı Levend, Gazavât-nâmeler ve Mihaloğlu Ali Bey’in Gazavât-nâmesi, s. 197, TT Kurumu yayını, Ankara, 1956.
34 Agâh Sırrı Levend, age, s.254- 288.
35 Tuna hasreti için bk. Sâmiha Ayverdi, Ah Tuna Vah Tuna, Kubbealtı neşriyâtı, İstanbul, 1966; A. Halûk Dursun, Nil’den Tuna’ya Osmanlı Yazıları I, Ötüken neşriyat, İstanbul, 2000, A. Halûk Dursun, Tuna Güzellemesi, Kubbealtı neşriyâtı, İstanbul, 2004.
36 Bk. 9 numaralı dipnot.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*