TEFEKKÜR DÜNYAMIZDA TASAVVUFUN YERİ

Tefekkürü dinden soyutlamak mümkün değildir. İslâm dini içinde tasavvuf, kısaca dinin daha derinden yaşanması, hâl edinilmesi demektir. Tasavvuf, amel/uygulama ile başlar, ahlâki kemalle devam eder, nesnel gerçekliği gözlemlemeye (müşâhede) kadar uzanır. Gazâlî’nin (ö. 1111)’nin ifadesiyle, kalp aynasının mâsivâ pasından temizlenmesi sonucu, oraya bir takım ilâhî hakîkatler yansıyabilir. Bilginin kaynağı ve elde edilme araçları (epistemoloji) söz konusu olunca, burada tasavvufa geniş bir alan açmak gerekir.

İnsanın maddî ve mânevî olmak üzere iki yönü vardır. Maddî yönümüz bedenimiz, etimiz kemiğimiz, gözle görünüp elle tutulan yanımızdır. İnsandaki mânevî yönü de kabaca iki grupta ele almak mümkündür: 1-Akıl, 2-Ruh ve duyular.

İnsanın maddî ve mânevî her iki yönünün de bir takım ihtiyaçları olduğu gibi, bunların geliştirilmeleri de söz konusudur. Atletizm sporuyla uğraşanlar, uzun çalışmalar ve sürekli antrenmanlar yaparak koşuda, uzun ve yüksek atlamada büyük başarılar elde ederler. Sıradan insana göre bunların yaptıkları olağanüstüdür. Aynı şekilde insandaki mânevî yönün gelişmesi de mümkündür.

Aklın gelişmesi bilimle, tefekkürle, felsefe ile olmaktadır. Ruhun da bir takım ihtiyaçları ve gelişmesi söz konusudur. Bu arada şunu hatırlatmalıyız: Mânevî bakımdan insanları iki gruba ayırmak mümkündür: 1-Akılcı (rasyonalist) yaradılışa sahip olanlar, 2-Duygusal ve spritüalist yaradılışa sahip olanlar.

İkinci gruptakilerin rûhî açılımlara, mânevî seferlere daha çok eğilimleri ve ihtiyaçları olur. Bunlar aynı zamanda sanatkâr ruhlu kişilerdir. Büyük mistikler ve sanat adamları daha çok bunlar arasından çıkar. Bu tip insanlar İslâm dünyasında daha ziyâde tasavvuf ortamında varlık göstermiş, ihtiyaçlarını karşılamaya ve gelişmelerine orada imkân bulabilmişlerdir. Öteki İslâm ilimleri insanın aklına ve düşüncesine ışık tutarken, tasavvuf iç dünyasını ve gönlünü aydınlatmış, onları zenginleştirmiştir.

İnsandaki ruh, gönül kalb dediğimiz mânevî yönün gelişmesi kanatlanması aktif hale gelmesi söz konusudur. Birtakım tasavvufî egzersizlerle, zikirle, teemmül ve tezekkürle kalb gözünün açılması imkânı vardır. Bunda başarılı olanlar gaybın kapılarını kurcalama noktasına gelebilirler. Sıradan insanın veya akıl sınırları içinde kalanların göremediği bir takım gerçekleri görebilirler. Yaşadıkları ve keşfettikleri mânevî halleri imkân nispetinde dile getiriler. Bunlar ermişlerdir ve tefekkürümüze katkıları büyüktür.

Türk Tefekkür Tarihi adlı eserin yazarı Hilmi Ziya Ülken’e (1901-1974) göre klasik Türk tasavvufu, İslâm medeniyetinin muhtelif irfan merkezlerinden gelen tesirleri toplayarak VII. (m.13.) asır başlarında Anadolu’da gelişti ve en mühim eserlerini burada verdi. Türk tefekkürü skolastik felsefe alanında göstermediği orijinalliği mistik felsefe sahasında gösterdi.1

Mütefekkir yazarımız bu önemli eserinin yarıya yakîn bölümünü tasavvuf düşüncesine ayırmıştır. Muhyiddin Arabî, Sadreddin Konevî, Necmeddin Kübrâ ve Mevlânâ’yı anlatır. Büyük tarîkatlerden söz eder.

Tasavvufun geliştirdiği düşünceye her zaman ihtiyaç vardır. Çünkü insan alçak gönüllü olmaya muhtaçtır, tebessüme muhtaçtır. İnsan bütün canlıları kucaklayabilecek bir şuur haline muhtaçtır. Tarihimizde bütün bunların hayata geçirilmesi genellikle tasavvuf yoluyla olmuştur.

Milletimizin İslâm dinine girişinden bu yana etkisinde kaldığı en önemli akım tasavvuftur. Bugün milletler arası alanda kendileriyle iftihar ettiğimiz kişiler tasavvuf kültürünün meyveleridir. Mevlânâ’yı yetiştiren çevre tasavvuf muhîtidir.

Tasavvuf gönül eğitimini, üstün ahlâk çizgisini, felsefî derinliği ve bediiyatı yani güzel sanatlar dünyasını temsil etmektedir.

Tasavvufî terbiye baştan sona bir insan eğitimidir. Burada din eğitimi, ahlâk eğitimi ve gönül eğitimi söz konusudur. Spor da bir eğitim işidir ve günümüzde oldukça revaçtadır. İşte tasavvuf bir bakıma “gönül kaslarımızı” geliştirme eğitimidir.2

İnsan çok karmaşık ve üstün bir yaradılışa sahiptir. Bütün yönleriyle potansiyel güçlerinin sonuna kadar işlenip değerlendirildiği söylenemez. Kabiliyeti o yönde olanların rûhî-mânevî gelişimleri sonucu olağan üstü derinliklere ulaşmaları imkânı vardır. Bu durum, kendileri için büyük mutluluk ve huzur kaynağı olduğu kadar; onlar, sanat ve fikir verimi olarak başka insanlara da pay sunabilirler. Bu pay beste olur, şiir olur, hikmetli söz olur. “Mistik enerji” diyebileceğimiz bu potansiyelden niçin istifade etmeyelim?

İslâm tefekkür tarihinde kısaca şöyle bir tasnif yapmak mümkündür: Bir fikir ve inanç hareketi: 1- Sadece akla değer verir ve nasla kayıtlı olmazsa Meşşâilik, 2-Aklı esas almakla beraber kendini nasla kayıtlı görürse Kelâm, 3-Sadece sezgiye değer verir ve naslsa kayıtlı olmazsa İşrâkilik, 4-Sezgiyi esas almakla beraber kendini nasla bağlı görürse Tasavvufadını alır.

Tasavvuf teorik araştırma ve spekülasyonlardan ziyade içsel gözlem (deruni müşâhedeye) önem verir. Özellikle İbn Arabî’nin (ö. 1240) kurduğu mârifete dayalı tasavvufî gelenekte nesnel gerçekliği gözleme (müşâhede)de şu aşamalar söz konusudur: Nesnelerin gerçekliğini görme (rü’yet), bunların ardındaki gerçeği bulma (keşf) ve entelektüel (aklî ve kalbi) faaliyetin mârifete ulaşması.

Genellikle tasavvufun aklî düşünceyi kösteklediği kanaati yaygındır. Oysa şu tür izahlar da vardır. Akıl yaratılmışı, kalb ise yaradanı kavrar. Son aşamada akıl ve kalb gözü birbirinin düşünme ve görme fonksiyonunu perdelemeyecek tarzda bütünleşmiştir. Bu açıdan tasavvuf, entelektüel faaliyeti teorik incelemeden ibaret görmez. Ancak onu gereksiz de saymaz; teorik inceleme tasavvufun bir boyutudur. Fakat tasavvuf aklı sadece istidlali (discursive) bir düşünme meselesi olarak görür. Mükâşefe yani metafizik ilkelere nüfuz etmek “kalb gözü” ile mümkün olur.3

Tefekkür tarihimizde önemli yeri olanlardan biri Gazâlî’dir (ö. 1111). Onun el-Münkızadlı küçük eseri, hayâtının tefekkür seyrini özetleyen bir otobiyografidir. Burada aklî ilimlerden ziyade tasavvufî bilgiye övgüler yaptığı için eleştirilir. Hatta onun felsefi düşünceyi sekteye uğrattığı söylenir. Ancak aynı Gazâlî için felsefeye girip, onun içinden bir daha çıkamayan biri diyenler de vardır.

Gazâlî gençliğinden itibaren gerçeği arama iştiyâkı içinde oldu, tabiatında şüphecilik vardı. Onun sistemli şüpheciliği, eşyânın gerçek mâhiyetinin ne olduğunu sorması ve bu konuda kesin bilgiye ulaşmak istemesiyle başladı. Temelden kavradığı tasavvuf olgunluk çağında kendisini derinden etkiledi, şüpheleri arttı. Onun şüphesi sadece metafizik problemlerle ilgili değildi, ayrıca ahlâki bakımdan da kendini sorguluyordu. Yaptığı en verimli iş olarak gördüğü eğitim öğretimin bile sırf Allah rızası için olmadığını, gizli bir makam ve şöhret arzusuyla bunu yaptığını fark etti. Sonunda her şeyi terk edip uzun süre inzivaya çekildi. Onu, modern bilim felsefesindeki şüpheciliğin erken habercisi sayanlar vardır.4

Gazâlî aklî çerçeveden bağımsız olarak, kendi iç tecrübesiyle ulaşmış olduğu bilgi sayesinde Hakk’ın kakîkatini açık seçik müşâhede ettiğini belirtir. Böylece keşf, müşâhede, gönül bilgisi veya sezgiyi öne çıkararak, tefekkür dünyasına yeni bir boyut katmış oldu. Buna bit tür sübjektivizm denebilir.

Gazâlî ve benzerlerinin önemle üzerinde durdukları kalp bilgisi, keşf, sezgi, tefekkürümüze bilgi kaynağı olarak tasavvufun kazandırdığı şeylerdir.

Tasavvuf inanışına göre akıl ve nakil belli ölçülerde dînî bilginin kaynağıdır. Ama en ulvi ve kudsi bilgiler keşif ve ilhamla yani sezgiyle elde edilir. Bu tür bilgilere mârifet ve irfandenir. İç tecrübeye ve mânevî müşâhedeye dayanan vasıtasız bilgiler, yani mârifet ve irfan ilimden daha değerlidir. Tasavvufta bunlara “ledün ilmi” denilir. Bunun özelliği her dem yeni ve taze olmasıdır. Bu da ancak kalbi tasfiye ederek elde edilir.

Mekanizma kısaca şöyledir: Bu yolun yolcusu tam bir içtenlikle dînî görevlerini yerine getirir. Buna ilâve olarak sarf ettiği çabaları, mücâhede ve riyâzetleri sonucu içi saf, berrak ve cilâlı bir hâle gelir. Böylece kalbin ilâhî ve metafizik âlemi görmesine engel olan perdeler yavaş yavaş kalkar. Sonunda ilâhî tecelliler temâşâ edilir, metafizik alan bilinir hale gelir. Kısaca amel, uygulama gayret ve ibâdet kuldan, insandan; hakîkatleri öğretmek ve belletmek Allah’tandır. Arada bir aracı yoktur.5 Mesnevi’deki Çinli ve Rum (Anadolu) ressamların hikayesi meşhurdur:

Sarayındaki bü​yük bir salonun duvar süslemelerini yaptırmak isteyen bir hükümdar, iki ressam grubuna imkân tanır. Salon tam orta​sından bir perde ile ikiye bölünür. Çinli ressamlar durmadan boya ister ve kendi bölümlerini fevkalâde resimlerle donatırlar. Bu sırada Rum ressamların yaptığı ise, kendi duvarlarını iyice temizleyip durmadan cilalamak ve parlatmaktan ibarettir.

Verilen süre bitince, pâdişâh önce Çinli ressamların eseri​ni görür, çok beğenir. Gerçekten çok güzel ve göz alıcı şeyler yapmışlardır. Sıra Rum ressamların eserini görmeye gelince, onlar önce aradaki perdeyi kaldırırlar. Görülür ki manzara tek kelimeyle hârikadır. Karşıdaki resimler olduğu gibi, iyice par​latılmış duvara aksetmektedir. Üstelik bu yansıma sırasında daha bir derinlik, parıltı ve esrarengizlik kazanmış olur. Ve sonunda büyük ödül Rum ressamlarına verilir.

Mevlânâ diyor ki: “İki yüz çeşit renge boyanmaktansa, renksizlik daha iyidir. Oğul, Rum ressamları sûfîlerdir, onların ezberleyecek dersleri, kitapları yoktur; ama gönüllerini adam akıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, cimrilik ve kinden arınmış​lardır. Gönüllerini cilalamış olanlar, ilâhî güzellikleri zahmetsizce görebilirler.6

Bu konuda bir başka örnek “Göl metaforu”dur. Bir göldeki sular iki kaynaktan beslenir: İlki çay, dere, kar suyu ve yağmur gibi dış kaynaklardan gelen sular; ikincisi, gölün dibinden gelen ve kaynayan sular. Dış kaynaktan gelenler bazen bulanık kirli ve değişik nitelikte olduğu halde gölün dibinden kaynayan sular temiz berrak ve aynı türden olur. Göldeki suyu arı, duru ve temiz hale getirmek için dış kaynaklarla olan irtibatını kesmek gerekir.

Bu örnekte dış kaynaktan gelen sular duyular, nakil ve akıl yoluyla elde edilen zahiri ilimleri; iç kaynaktan fışkıran sular ilham ve mârifeti temsil etmektedir. Gecenin karanlıklarında halvethanelerde, ıssız ve kimsesiz yerlerde dış dünya ile ilgilerini kesen, beş duyu organıyla mantığa dayanan aklın istidlali ve naklî bilgileriyle bağlarını koparan sûfiler, iç dünyalarına yönelerek derin teemmül ve tefekküre dalarlar. Bu hal için de varlığın hakîkatini ve insanlığın sırrını kavramaya çalışırlar. Ezeli ve ebedi gerçeğe ulaşmanın en emin yolunun bu tür murakâbe halleri olduğuna inanılır.

Bazen aklî felsefi yolla sezgisel-keşfi yolun kesiştiği olur. Hoş bir tarihi örnek şöyledir: Filozof İbn Sînâ (ö. 1037) ile sûfi Ebû Said Hayr (ö. 1049) bir odaya çekilirler. Aralıksız üç gün boyunca ilmi fikri konuları görüşür tartışırlar. Toplantı sonunda Ebu Said’e sorarlar: “İbn Sînâ’yı nasıl buldunuz?” Cevap: “Benim (keşif ve ilhamla) gördüğümü o biliyor.” Aynı soruya İbn Sînâ’nın cevabı şöyle: “Benim bildiğimi o görüyor.” Bu demektir ki hakîkî ilimle gerçek ilhamın vardığı sonuç bir ve aynı olabilir.7

İlham ve mârifet konusuna birinci derecede yer verenlerden biri İbn Arabî’dir. O bilginin tümünün zevke yani yaşamaya ve iç tecrübeye dayandığını söyler. En meşhur eserinin adı El-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’dir. Mekke’de iken kalbine doğan fetihler, açılımlar, feyizler ve anlamlar anlamına gelir. Onun çokça okunan eseri Fusûsu’l-Hikem’i ise rüyada gördüğü Hz. Peygamber’in emriyle ve onun istediği şekilde yazdığını bu kitabın önsözünde belirtir.8Tasavvufî ilham hiçbir aracı olmadan Allah’tan alınan bilgi demektir. Öyle der İbn Arabî: “Velîler bilgilerini Peygamber’e vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar.”9

Dini-tasavvufî dille söylersek tasavvuf, “hakîkat”in peşindedir. Şeriat, tarîkat, mârifet, hakîkat sıralaması meşhurdur. Bunların hepsi bir bütün olmakla birlikte aslolan hakîkate ulaşmaktır. Ceviz örneği durumu iyi açıklar. En başta cevizin dışında bir yeşil kabuk bulunur. Onun altında sert kabuk var. Sonra cevizin içi ve ceviz içinde bulunan yağ gelir. İlk ikisi kabuk, üçüncüsü öz, dördüncüsü özün özüdür. Zâhir ulemâsı kabukta kalmıştır. Ârifler ise özle ve özün özüyle meşgul olurlar.

Şurası da önemlidir ki tasavvuf nakil ve akıl alanından hareket etmiş, gaye edindiği en yüksek bilgi derecesi olan keşfe bulaşmıştır. Fakat amaca eriştikten sonra bile hareket noktasıyla ilgisini kesmemiştir. Cevizin özünün özü asıl amaçtır, ama o öz tek başına olmaz, kabukla beraber ve kabuk içinde yetişir.

*

Tasavvuf mensuplarının talip oldukları batın ilmiyle zahir ilimleri arasında tatlı atışmalar vardır. Şems ve Mevlânâ’nın ilk dönemlerine ait şöyle bir olay anlatılır: Mevlâna bir havuz başında oturmaktadır. Önünde birkaç kitap vardır. Bir ara Şems yanına gelir

Mevlânâ’nın önündeki kitapları işaret ederek Şems “Bunlar nedir?” diye sordu. Mevlânâ “Bunlara kıyl ü kal derler” şeklinde cevaplandırınca, “Senin onlarla ne işin var?” diyerek Şemseddin bütün kitapla​rı havuza itiverdi. Mevlânâ üzülerek “Behey derviş ne yaptın, onla​rın bazısı babamın sözlerinden derlenmiş yazılardır, bulunur şeyler değildir,” dedi. Şems elini uzatıp kitapları birer birer çıkardı, hiçbirine su tesir etmemişti. Mevlânâ “Bu nasıl sırdır?” diye sordu. Şems “Bu zevktir, hâldir, senin bundan haberin yoktur” dedi.10

Bu tür menkıbelerin mecazi ve sembolik anlamları varsa da tasavvuf düşüncesinin, kitabi ilimlerden daha çok keşif ve mârifete önem verdiğini gösterir.

Tasavvufî bilgiye “Hakîkat ilmi” denir. Mesela Kâbe’nin kitaplardan okunarak bilinmesine ilme’l-yakîn, uzaktan görülmesine ayne’l-yakîn yanına varılıp el sürülmesine ve tavaf edilmesine hakka’l-yakîn denir. Bir kimsenin Mekke’ye gitmesi için önce Kâbe hakkında bilgisi olması şarttır. Fakat bu bilgi amaç değildir. Gaye, oraya varmak ve bilfiil ziyareti gerçekleştirmektir. Kâbe’yi tavaf edip o ulvi atmosferi yaşadıktan sonra artık önceki bilgilerin fazla önemi kalmaz. Artık bildiklerini yaşar durumdadır ve asıl amaç da budur.

*

Tasavvuf düşüncesinde eleştirilen akıl duyular ve maddî alemle ilgili olan tecrübi ve tabii akıl değildir. Aksine bu akıl övülür. Günlük hayatımızda onsuz yapamayız. Karşı çıkılan akıl metafizik âleme âit hükümler vermeye kalkan ilâhî hakîkati idrak iddiasında olan teorik akıldır. Tasavvuf inanışına göre akıl alanı sınırlıdır ve bu sınırı zorlamamalıdır. Hz. Peygamber miraç yolculuğunda Sidre’ye kadar aklın sembolü olan Cebrâil ile gitmiş ondan sonrasına aşk kanatlarıyla devam etmiştir.

İbn Arabî Fütûhât’ın 226. bölümünde şöyle der: “Felsefe sırf felsefe olduğu için kötülenmez. İlâhiyatla ilgili konularda hata ettikleri için yerilmiştir.” Mevlânâ sağır birinin hasta komşusunu ziyaret hikayesini anlatır: İyi kalpli sağırxe “sağır” bir adam, bir gün komşusunun hasta olduğunu öğrenir. Kendi kendine şöyle düşünür:

-Komşum hastalanmış, onu ziyâret etmeliyim. Ama ben sağırxe “sağır” bir adamım, o da hasta sesi çıkmaz. Zaten hastaya malûm şeyler sorulur, malûm cevaplar alınır. Ben nasılsınız diyeceğim, o iyiyim, teşekkür ederim, diyecek. Ne yiyorsun desem, elbet bir yemek ismi söyleyecek, ben de âfiyet olsun derim. Doktorlardan kim geliyor, diye sorarsam, bir doktor adı vere​cek. Ben de iyi doktordur derim, olur biter, diye düşünür. Hastayı ziyârete gider, başucuna oturur:

-Nasılsınız? diye hâl hatır sorar. Hasta inleyerek:

-Ölüyorum! diye cevap verince sağır adam:

-Oh oh, çok memnun oldum, diye karşılık verir. Hasta:

-Bu ne demek, adam ölümüme memnun oluyor diye kızar. Sağır tekrar sorar:

-Ne yiyorsunuz?

Hasta kızgınlıkla:

-Zehir!. der. Sağır onun bir yemek ismi söylediğini sanarak:

-Âfiyet olsun! diye karşılık verir. Hasta büsbütün çileden çıkmıştır. Sağır adam sormaya devam eder:

-Tedâvi için doktorlardan kim geliyor? Hasta:

-Hadi be defol! Azrailxe “Azrail” geliyor, diye cevap verir. Sağır:

-Çok bilgin, tecrübeli bir doktor. İnşallah yakında çâresini bulur, deyince hasta dayanamaz:

-Kahrol! diye bağırır, sağırxe “sağır” ise komşuluk görevini yerine getirdiği için çok memnun ayrılır.

Hz. Mevlânâ şu hatırlatmayı yapar: “Sağırın yaptığı kıyas (analoji/tasım) yüzünden on yıllık dostu ve hâl-hatır sorması hiç olup gitti. Senin duygu kulağın sağırsa, gönül kulağın açık olmalı. Gönül kulağı, her şeyi duyar, işitir.”11

Gene ona göre aşk ve vecd ile anlaşılan ilâhî gerçek karşısında akıl, çamura batmış merkep gibi acizlik ve zaaf içerisindedir. Hatta ilâhî hakîkat söz konusu olduğunda aklı kurban etmek gerekir. “Akl kurban kün be-pîş-i Mustafa”

Akıl fizik alemde söz sahibi olmalıdır. Akıl ve mantık kuralları mesela dil bilimde çok işe yarar, ama o kadar. Mevlânâ’nın verdiği örnek dikkat çekicidir: Bir nahiv (gramer) bilgini bir kayıkta yolculuk yapıyordu. Kayıkçıya yaklaştı ve sen nahiv (gramer) bilir misin diye sordu. Kayıkçı hayır deyince, eyvah ömrünün yarısı boşuna gitmiş, dedi. Biraz sonra korkunç bir fırtına çıktı. Bu sefer kayıkçı gramer bilginine “Yüzme biliyor musun” diye sordu. Bilgin, hayır, deyince “Eyvah ömrünün hepsi boşuna gitti. Çünkü biraz sonra kayıt batacak.” dedi.

Mevlânâ ilâve eder burada (gramer) bilgisi değil mahiv (Tanrı’da yok olma) bilgisi lazım. Eğer mahiv (yokluk) bilgisine sahipsen tehlikesizce denize dal.12

Burada amacım salt tasavvuf güzellemesi yapmak değildir. Biri de çıkar tamamen tasavvuf karşıtı beyanlar ortaya koyabilir. Bu konuda kendince haklı malzeme bulmakta da sıkıntı çekmez. Ama bir önemli gerçeği görmezden gelemeyiz.

Tarihimizde medreseler aklî ve naklî ilimlerin öğretildiği, tekkelerse tasavvufun yaşandığı kurumlardır. Fuat Köprülü’nün (ö. 1966) şöyle bir kıyaslaması vardır: Medrese Allah’a karşı haşyet (korku), tekke muhabbet (sevgi) telkin ediyordu. Medrese Müslümanların bile az bir kısmını cennetlik saydığı halde tekke 72 millete bir gözle bakma âlicenaplığı içindeydi. Medrese şiire iyi gözle bakmadı, musıkiyi haram saydı. Tekke vecde ve hale ulaştıran her vasıtayı raksı, mûsıkiyi ve şiiri benimsedi. Medrese daha dar ve sıkı kalıplar içinde oldu. Geniş halk kitleleri tekke atmosferinde daha rahat etti. Yokluklar, siyasi huzursuzluklar ve sıkıntıların bunalttığı insanlar tekkede huzur buldu. Tekke estetik düşüncenin ve uygulamanın da mekânı oldu.13

Sonuç itibariyle tasavvuf; bilgi kaynağı olarak keşif, ilham, sezgi diye isimlendirilen zengin bir alan açmıştır. Tasavvuf inanışı ve tasavvuf düşüncesinin tefekkür hayatımızda önemli bir yeri vardır. İslâm felsefesi ile tasavvuf düşüncesinin geniş bir ortak sahası bulunmaktadır. Şiirimizi, edebiyatımızı, güzel sanatlarımızı tasavvuf olmadan anlama ve yorumlama imkânımız söz konusu değildir.

KAYNAKÇA

Çağırıcı, Mustafa, “Gazzali”, T. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), c. 13

Demirci, Mehmet, Sorularla Tasavvuf ve Tarîkatler, Damla yayını, İstanbul, 2004

Demirci, Mehmet, Mevlânâ ve Mevlevi Kültürü, H. Yayınları, İstanbul, 2008

Demirci, Mehmet, Mesnevi Hikâyelerinden Dersler, Vefa yayıncılık, İstanbul; 2009

Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn, Tahsin Yazıcı neşri, Ankara XE “Ankara” 1980

Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kahire, 1968; İhyâu Ulûmi’d-Dîn, terc. Ahmed Serdaroğlu, Bedir yayınevi, İstanbul, 1975

Gazâlî, el-Münkızü mine’d-Dalâl, çev. Heyet, Cağaloğlu yayınevi, İstanbul, 1963

Gölpınarlı XE “Gölpınarlı, Abdülbaki” ,Abdülbaki, Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1974

Konuk, Ahmed Avni, Fusûsu’l-Hıkem Tercüme ve Şerhi, haz. M. Tahralı-S. Eraydın, İFAV yayını, İstanbul, 1994

Kutluer, İlhan “Düşünme”, T. Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), c.10

Mevlânâ, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, İstanbul 1960

Muhyiddin-i Arabî, Fususu’l-Hıkem, çev. O. Nuri Gencosman, MEB, İstanbul, 1952

Uludağ, Süleyman, İslâm Düşüncesinin Yapısı, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1985

Ülken, Hilmi Ziya, Türk Tefekkür Tarihi, YKY İstanbul, 2004.

(Türk Tefekkür Dünyası Bilgi Şöleni için hazırlanan tebliğ metni, 6-7 Aralık 2012, Denizli)

1 Bk. Hilmi Ziya Ülken, Türk Tefekkür Tarihi, YKY İstanbul, 2004, s. 209.
2 Mehmet Demirci, Sorularla Tasavvuf ve Tarîkatler, Damla yayını, İstanbul, 2004, s. 16
3 Bk. İlhan Kutluer, “Düşünme”, T. Diyanet V.İslâm Ansiklopedisi (DİA), c.10
4 Mustafa Çağırıcı “Gazzali”, DİA, c. 13
5 Bk. Süleyman Uludağ, İslâm Düşüncesinin Yapısı, Dergah Yayınları, İstanbul, 1985, s.130
6 Mevlânâ, Mesnevi, çev. Veled İzbudak, I, 277-279, Beyit: 3467-3469, İstanbul 1960; Gazâli, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kahire, 1968, c. II, 28; İhyâu Ulûmi’d-Dîn, terc. Ahmed Serdaroğlu, Bedir yayınevi, İstanbul, 1975, c. III, s. 46-47
7 Uludağ. Age. S.138
8 Bk. Muhyiddin-i Arabî, Fususu’l-Hıkem, çev. O. Nuri Gencosman, MEB, İstanbul, 1952, s. 3; Ahmed Avni Konuk, Fususu’l-Hıkem Tercüme ve Şerhi, haz. M. Tahralı-S. Eraydın, İFAV yayını, İstanbul, 1994, c. I, s. 97
9 Muhyiddin Arabî, Fususu’l-Hıkem, çev. O. Nuri Gencosman, s. 27
10 Bk. Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn, Tahsin Yazıcı neşri, II, 619, Ankara XE “Ankara” 1980; Abdülbaki Gölpınarlı XE “Gölpınarlı, Abdülbaki” , Mevlânâ Celâleddin, İstanbul 1974, s. 68; Mehmet Demirci, Mevlânâve Mevlevi Kültürü, H. Yayınları, İstanbul, 2008, s. 20
11 Mevlânâ, Mesnevi, c. I, beyit: 3360 vd. Mehmet Demirci, Mesnevi Hikâyelerinden Dersler, Vefa yayıncılık, İstanbul; 2009, s. 43
12 Mesnevi, c. I, beyit: 2835 vd.
13 Bk. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi’nden nakleden, Süleyman Uludağ, İslâm Düşüncesi’nin Yapısı, s. 171

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*