İZMİR MEVLEVÎHÂNESİ ŞEYHİ NUREDDİN EFENDİ

İZMİR MEVLEVÎHÂNESİ ŞEYHİ NUREDDİN EFENDİ
(1870-1920)
Prof. Dr. Mehmet Demirci
İzmir Mevlevîhânesi 1850 senelerinde açılmıştır. Buna göre 75 senelik bir ömrü olduğu görülür: 1850-1925. Kurucu şeyh Halil Âkif Dede’dir (1803-1888). Sultan Abdülmecid’in yardımıyla o zaman için şehrin en güzel yerinde Mevlevîhâne’yi tesis eder. 38 sene şeyhlikten sonra 1305/1888’de vefatını müteakip dergâhın semâhanesine defnedilir.
İzmir Mevlevîhânesi’nin en aktif ve renkli sîmâsı Şeyh Nûreddin Efendi’dir. Halil Dede’nin oğludur. Otuz iki yıl postta kaldığı görülür. Nûreddin Efendi ilköğreniminden sonra özel dersler aldı. Farsçayı Hoca Fikri Efendi’den öğrendi. Genç yaşında Mevlevî şeyhliğine getirildi.
Mehmet Nuri Efendi, 18 yaşında iken, Konya Mevlevî şeyhi Çelebi Sadreddin Efendi tarafından İzmir Mevlevîhanesi’ne şeyh tayin olunmuştur. Hizmet gazetesinde “Reşadetlü Şeyh Nuri Efendi’nin (şeyh) tayin edilerek meşîhatnamesinin 7 Ekim günü kendisine verildiğini bildiren bir haber yer alır.
Sultan Abdülhamid ve Meşrutiyet devirlerinde şeyhlik görevi dışında şâir, bestekâr, fikir ve sanat adamı olarak da dikkati çeker. Bütün bu yönleri ile pâyitahtın da dikkatini çekmiş olmalı ki, postnişinliğinin 8. yılında “üçüncü rütbeden Mecîdî Nişan ile taltif edilmiştir.
Bununla birlikte, iki yol sonra bir jurnal sonucu yine, Abdülhamid zamanında Bitlis’te bir yıldan fazla sürgün hayatı yaşamıştır. 1899 Eylülünde bir soruşturma geçirip önce tutuklandı. Tevfik Nevzad, Tokadizade Şekip, Abdülhalim Memduh ve Taşlıoğlu Edhem’le birlikte idiler. Nâfia başkâtibi Mustafa Bey’in jurnali sonucu bu kişilerin gizli bir cemiyet kurdukları, Avrupa’daki Jöntürklere para gönderdikleri, Abdülhamit karşıtı Jöntürk gazetelerini getirttikleri, padişah aleyhinde konuştukları ithamıyla soruşturma geçirdiler. Mahkemeye sevk edilmeksizin, idârî olarak cezalandırıldılar ve Bitlis’e sürüldüler. Şeyh Nureddin dışındakiler, padişaha telgraf çekerek orada ölüm tehlikesiyle yüzyüze olduklarını bildirip af dilediler ve sekiz ay sonra affedildiler.
Nureddin Efendi’ye bu sürgün çok ağır gelmişti, aşırı ihtiyatlılık gösterdi ve başka bir cezaya uğrayabileceği endîşesiyle arkadaşlarının çektiği telgrafa imza koymadı. Böylece 14 ay Bitlis’te kalmış oldu, 1901 Haziranında İzmir’e dönebildi. Bu üzüntüyle kabuğuna çekildi, II. Meşrutiyetin ilanına kadar küskün bir hayat yaşadı.
1908 Meşrutiyetinden sonra Mevlevi postnişini olarak, iktidardaki İttihad ve Terakki’nin İzmir’deki bazı faaliyetleri içinde yer aldı. Ege bölgesindeki medreselerde uygulanan eğitim sisteminin iyileştirilmesi için 1910-1912 yılları arasında düzenlenen kongrelerde o da vardır. “Mu’temer-i İlmî” adlı bu toplantılar Manisa, Aydın ve İzmir’de yapıldı.
Şeyh Nureddin Jöntürklerle alâkası sebebiyle, başlangıçta İttihadçılara çok yakın idi. Cemiyetin yanlış politikaları yüzünden zamanla onlardan uzaklaştı ve İtilafçılara yaklaştı. Özellikle mütareke döneminde İttihatçılardan uzak durdu.
İzmir’in işgali sırasında olumlu çalışmalar yaptı. Müftü Rahmetullah başkanlığında bir heyetin içinde bulundu. Yunan işgal kuvvetleri komutanı ile görüştüler ve işlenen cinayetlere karşı tedbir alınmasını istediler.
Birinci dünya savaşı sırasında Şeyh Nuûri’nin, bir Mevlevî gönüllüleri grubu toplayarak cepheye gönderdiği anlaşılıyor. 8 şubat 1915 tarihli bir gazete haberinde Nûri Efendi’nin oluşturduğu 40 kişilik gönüllü topluluğunu, yapılan törenden sonra Uşak treniyle Konya’ya doğru yola çıktığı bilgisi vardır. Bu grubun Konya’ya ulaşıp, başka yerlerden gelen, başta Mevlevîler olmak üzere çeşitli tekke mensubu gönüllülerle birleştiğini 23 şubat 1915 tarihli Babalık gazetesinden öğreniyoruz.
Hastalanan Şeyh Nûreddin’in vefatı da işgal sırasında, 4 aralık 1920’de olmuş ve dergâhın hazîresine defnedilmiştir. İzmir’de münteşir Âhenk gazetesi, vefat haberini, işgal acılarını da yansıtan hüzünlü bir üslûpla ve “Ziyâ-ı Azîm ve İhtifal” başlığıyla vermiştir. Buna göre Hisar Camii’nden dedegânın tehlîl ve tevhîdi ile kaldırılan cenaze merasimine binlerce halk katılmıştır. Gazetenin haber yazsısı şu satırlarla biter: “Şeyhimiz bir fazl-ı mücessem idi. Hayrı sever, milletini sever, halkı sever, muhîtin îtilâsına hizmet etmekten zevk alırdı. (…) Daima düşünür ve her şeyi hüsn-i suretle halletmek isterdi. Onun böyle umulmayan bir zamanda ufûlü muhit için olduğu kadar, âlem-i şiir ve edeb için de bir ziyâdır. Onun yerini dolduracak adam belki yoktur.” Tekkeler kapandıktan sonra, kabri Kokluca Mezarlığı’na nakledildi.
Şeyh Nûreddin’in eşi Fatma Hanım’dan beş evlâdı oldu: Celâl, Cemîle, Şemseddin, Hayreddin ve Hemdem.
Şeyh Nûreddin Efendi’nin oğlu M. Hayreddin İndelen (1912-2001) öğrendiğimize göre Nûreddin Efendi aynı zamanda kuyumcu idi, elmas üzerinde ihtisâsı vardı.
*
Mahmut Tâhiru’l-Mevlevî’nin Şeyh Nûri’nin vefatı için şöyle bir dörtlüğü vardır:
İrtihâlinden haberdâr eyleyüb ihvânını
Huzûr içinde dinledi akşam ezânını
Şeyhimiz Allah için gerçeklik ibrâz eyledi
Rûh-i Nûrî âlem-i lâhûta pervâz eyledi
Râgıppaşazâde Mehmed Ali ise şunları yazmış:
Pîr-i Mevlânây-ı Rûm’un bende-i dil-dânesi
Nûr-i Hakk’ın bir hakîkat âşık-ı üftâdesi
İzmir’in şeyhü’ş-şehîri post-nişîn-i Mevlevî
Azm idüb gül-şen-serâya oldu şimdi uhrevî
Rûh-i pür-nûruyla pervâz eyledi dün cennete
Ehl-i dil neylerle giryân eyledi ol hazrete

Kalb-i pâk-i Nûrî’nin âyînesiydi nur yüzü
Meclis-i ilminde şeyhin Mesnevi’ydi her sözü

Zikr ü fikri zübde-i âmâli Allahü zü’l-Celâl
Hâl ü şânı mûcib-i Kurân- misâl âye- meâl

Allah Allah böyle bir şeyh-i nebâhat-i Ahmed’in
Mazhar et yâ Rabb hidâyet et şefâat Ahmed’in
Râh-ı Mevlânâ’da rehber hazret-i pîr-i külâh
Vird-i dervişân Muhammed’dir murâd ancak ilâh
*
Şeyh Nuri zamanında İzmir Mevlevîhânesinin, bu şehrin mûsikî hayâtına bir canlılık getirdiği görülüyor. Hâlit Ziya Uşaklıgil’in yazdıkları içinde İzmir Mevlevîhânesi ile ilgili bilgiler yer alır. Uşaklıgil (1868-1945), 12-25 yaşları arasında İzmir’de kalır. Bu döneme ait hâtıralarını İzmir Hikâyeleri kitabında yazmıştır. Şöyle diyor:
“Saz âleminin en güzîdelerinden birisi İzmir Mevlevîhânesinin bir dâiresinde aziz muhibbim Şeyh Nuri Bey’in mûsikî toplantılarında vâki olurdu.
“Pederinin vefâtından sonra postnişinlik makamını alan Nûri Bey henüz pek genç idi. Belki birkaç yaş daha büyük olmakla beraber bana akran olanlar arasında idi. Pek melih, pek halûk olan bu genç çok mümtaz bir mûsikîşinas, pek mâhir bir neyzen idi.”
Bu saz âlemlerinin âyin ve tarîkatle ilgisi olmaksızın, şehrin mûsikî meraklılarını bir araya getiren herhangi bir mûsikî meclisi şeklinde olduğu anlaşılıyor.
Şeyh Nûri’nin besteleri de olmalıdır. Ali Rıza Avni, kendisinde notasının bulunduğu tek eseri olduğunu yazar. Şimdilik notasına ulaşamadık. Devr-i kebir usûlünde, Evç makamında bestelediği ve güftesi de Şeyh’e ait olan bu parçanın sözleri şöyledir:
Neşve-mend-i feyz olan uşşâka bir meyhâneyim
Meclis-i rindân-ı Hak’da devreden peymâneyim
Her gören ahvâlimi Mecnûn kıyas eyler, fakat
Akl-ı küll erbâbını derk eyleyen dîvâneyim
Şimdilik iki eserinin notasını bulabildik:
HÜSEYNÎ AŞÎRAN İLÂHÎ
Güfte ve beste: Şeyh Nuri Efendi (v. 1920)
Usul: Yürük semâî

Gören sanır ki safâdan semâ-i râh iderim
Döner döner bakarım kûy-i yâre âh iderim
Sabâ ki can getirir cisme sûy-i dilberden
Dem-i seherde ânı kendime penâh iderim
HÜSEYNÎ AŞÎRAN SEMÂÎ
Güfte: Hüsam-zâde
Beste: Şeyh Nûri Efendi

Meclis-i meyde sâkıyâ bana ne gül ne lâle ver
Def’-i gama devâ içün nîmce bir piyâle ver

İzmir Hisar Camii imamı ve ünlü bestekâr Rakım Elkutlu (1871-1948) Şeyh Nureddin Efendi’nin yeğenidir. Elkutlu, yedi yaşından itibaren devam ettiği İzmir Mevlevihanesinde, on yedi yaşından itibaren âyinhanlık, yirmi yaşından sonra da kudümzenbaşılık yaptı. Şeyh, genç yeğenine bir âyin güftesi vererek bestelemesini ister. Rakım Elkutlu, besteyi bir gecede bitirerek ertesi gün tekkede âyinin hazır olduğunu söyler. Nureddin Efendi önce inanmak istemez, belki de baştan savma bir beste yaptığını düşünür. Fakat okununca görülür ki değerli bir âyin ortaya çıkmıştır. Karcığar makamındaki bu âyini mevlevîhâneler kapatılıncaya kadar hemen her dergâhta okunmuştur.
Neyzen Tevfik Kolaylıoğlu (1879-1953) mûsikî merakı sebebiyle bir süre İzmir Mevlevî dergâhına devam etti. Burada Neyzenbaşı Cemal Bey’den ve Halil Dede’den ney dersleri aldı. İzmir günlerini anlattığı “Tercüme-i Hâlim” adlı uzun şiirinden birkaç beyit şöyledir:
Peyimde mâzî-i ekdâr, önümde âtî-i gam
Şu hâle bak, medet ey çâre-sâz-ı kalb-i elem.
Deyip elsiz ayaksız düşünce dergâha
Göründü pîr-i hakîkat hemen bu güm-râha
O zât-ı mürşid-i a’zam ki Şeyh Nûrettin
Harîm-i mahfil-i irfanda câ-nişîn ü metîn
O anda bertaraf oldu hemen suâl ü cevap
Dedi “Birâderi gör, durma eyle şitâb”
Cemal Efendi ki şeyhin birâderi hem de
Birinci neyzeni dergâh-ı pîrin hem de
Açıldı bâb-ı füyûzu hazîne-i hünerin
Kapandı perde-i âlâmı ömr-i derbederin
Notayla meşke devam etti şöyle birkaç mâh
Semâa, mutribe girdi ney elde, başta külâh
Füyûz-ı hazret-i pîre şu en celî bürhan
Ki geçmeden sene nazm ü kavâfî vü evzan
*
Şu kıt’a Şeyh Nûreddin’e aittir:
Safha-i kalbime olup ilhâm-ı Hudâ
Tab’-ı pâkimde tulû’ eyledi mihr-i ma’nâ
Ya ilâhî kerem et aşkımı efzûn eyle
Eyleme bâb-ı keremden beni bir lahza cüdâ
Şeyh Nûreddin Efendi’nin oldukça seviyeli şiirleri olduğu anlaşılıyor. Bunlardan Muallim mecmuasında çıkmış birkaç gazeli aşağıdadır :
GAZEL
Rahîk-ı aşk ile sermest olup peymâneden geçtim
Eriştim kûy-i yâre şevk ile dem-hâneden geçtim
Harâbâtlığı zühd ü vera’la eyledim te’lîf
Safâ-yı kalb ile kâşâneden vîrâneden geçtim
Temâşâ eyledim elhak cemâl-i yâri her yüzden
Bi-hamdillâh visâle nâilim efsâneden geçtim
Mahabbet neşvesiyle hayli demdir ben de sermestim
O gül-i ruhsâre oldum âşinâ bîgâneden geçtim
Tecellî-sâz olunca evch-i Bâkî rabt-ı kalb eyledim
Füyûz-ı aşk ile Nûrî dil-i dîvâneden geçtim
(Muallim, sayı: 3, 22 kânûn-ı evvel 1331)
*
GAZEL
Âşıkım sahbâ-yı aşkın zevkıne dildâdeyim
Sâkî-ı bezmin ayâğın öpmeğe âmâdeyim
Bende-i pîr-i harâbât olduğum günden beri
Hamdü lillâh kim riyâ âlâyişinden sâdeyim
Öyle medhûşum ki bilmem hûşyâr olmak nedir
Gamla me’lûf olmayan bir âşık-ı üftâdeyim
Himmet-i merdân ile tevhîd-i sırfı buldum
Zühd ü takvâdan tekellüfden bugün âzâdeyim
Vech-i Âdem’den tecellî eyledi dîdâr-ı Hak
Ey olan dîdâra tâlib ben de âdemzâdeyim
“Lî maallah” sırrının Nûrî bugün mir’âtıdır
Sanma ey zâhid beni ferdâda “ev ednâ”dayım
(Muallim, sayı: 3, 22 kânûn-ı evvel 1331)
*
GAZEL
Kayd-ı esmâdan taallûkdan geçip irfânı bul
Her cihetten “semme vechullah”ı gör cânânı bul
Ref’edip âyîne-i dilden gubâr-ı kesreti
Asmân-ı vahdet içre olma tâbânı bul
Mürğ-ı âmâli şikâr et gayra etme iltifât
Bezm-i takvâdan geçip bir dem çekip devrânı bul
Ma’nevî sâmâne nâil olmak istersen eğer
Fakr içinde gizlenen merdân-ı dervîşânı bul
“Küntü kenzen” sırrını idrâk eyle tahkîka er
“Men aref”den dersini ikmâl edip Rahmân’ı bul
Nûriyâ ihlâs ile erkân-ı aynü’l-cem’i gör
Feyzi ihsân eyleyen ol Pîr-i âlîşânı bul
(Muallim, sayı: 9, s. 113, 5 nisan 1332)
*
GAZEL
Kıssa-i giysû-yı bârı şerh ve takrîr eyledim
Vecde geldim sûre-i “Velleyl”i tefsîr eyledim
İktidâ etdim bugün pîr-i muğânın irsine
Bir kadeh meyle dil-i vîrânı ta’mîr eyledim
Hırka-i zühdü satıp aldım sebû-yı bâdeyi
Sûfiyâ ben meslek-i rindânı takdîr eyledim
Hâb-ı gafletten safâ-yı kalble bîdâr olup
Gördüğüm rü’yâları aynıyal ta’bîr eyledim
Aşinâlık riştesin Nûrî tamâmen rabt içün
Zülf-i dîldârı dil-i şeydâya zincîr eyledim
(Muallim, sayı: 8, 15 mart 1332)
GAZEL
Sırr-ı tevhîdi ıyân eyler bütün âyâtımız
Münkeşifdir ehline her dem ledünniyâtımız
Kendini her zerreden gösterdi nûr-i zât-i Hak
Beyledir elhak bizim mahsûs ü meşhûdâtımız
İlm ü irfandan nasîbi olmayan insân ile
Bahs edüb beyhûde zâyi’ etmeyiz evkatımız
Remz-i ev ednâyı idrâk eyleme akl-i maâş
Akl-ı külden böyledir tahkîk u tedkîkatımız
İddiâyı terk edüb tevhîd-i sırfa nâil ol
Lâ vü illâ’dan ibârettir bütün âyâtımız
Bunların dışında bir gazeline daha yer verelim:
GAZEL
Derûnum râzını zannetme dildâre dehân söyler
Muhabbet bahsini pervâne-veş dil-i bî-zebân söyler
Gönülde mâcerây-ı aşka dâir hayli sırlar var
O pür-ma’nâ nikât-ı aşkı çeşme-i hûn-feşân söyler
Gönül âyînesinden seyr edenler vech-i cânânı
Ledünniyât-ı aşkı ehline elbet ıyân söyler
Fezây-ı akdes-i kalbim tecellî-gâh-ı vahdettir
Ebnelhak sırrını erbâb-ı Hakk’a bî-gümân söyler
Tecellî-i enallahı sakın insana çok görme
O nutku taş ağaç ırmak zemîn ü âsmân söyler
Veliyyü’n-nîmetim pîrim iftâdem mürşidim Nûrî
Dehânımdan benim ism-i celâli her zaman söyler
*
Külâh-ı Mevlevî şiirleri
Mevlevîlerin başlarına giydikleri sikke, görselliği yanında, önemli bir sembolik değer taşır. Bu konuda “Külâh-ı Mevlevî” redifli çok sayıda şiirler yazılmıştır. Bu geleneğin devam etmesini isteyen Şeyh Nûri Efendi, İzmir Âhenk gazetesinin 5366 numaralı 20 Şubat 1329 (1914) târihli nüshasında çıkan yazıda bir duyuru yapar; “Külâh-ı Mevlevî” başlığı altında şiirler yazılıp gönderilmesini ister. Bu şiirlerin kendisi tarafından bastırılacağını kaydeder. Bu konuda yazılmış örnek beyitleri de yazısına ekler. Hemen bir hafta sonra istenen şiirler gelmeye başlar ve Âhenk gazetesinde bir hayli Külâh-ı Mevlevî şiiri yayımlanır.
Bunlardan Manisa Mevlevîhânesi ser-tabbâhı Mesnevîhan Mehmed Hilmi Dede’nin şiirinden iki beyit şöyledir:
Sikke-pûş ol, tâc-ı izzettir külâh-ı Mevlevî
Dü cihanda ayn-ı rahmettir külâh-ı Mevlevî
Sikke giymiş Mevlevîdir Hazret-i Sultan Reşad
Bak nasıl bir tâc-ı devlettir Külâh-ı Mevlevî
Şunu söylemek mümkün: Şeyh Nûreddin Efendi, 20. yüzyıl başlarında İzmir’in kültür, sanat ve edebiyat çevrelerinde etkili bir isimdir. Onun bir işâreti üzerine, kısa sürede birçok Külâh-ı Mevlevî şiiri yazılıp gönderilmiştir.
(Afyon Kocatepe Üniversitesi’nin 1 – 2 Haziran 2012’de düzenlediği “Ulusalararası Sultan Dîvânî ve Mevlevilik Sempozyumu”nda sunulan tebliğin yayına esas olmak üzere hazırlanan metni)

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.